MeNZiL.wp

Niyet ettim Allah rızası için..

Archive for the ‘Tasavvuf Büyükleri’ Category

Gönüller Nakkaşı: Şah-ı Nakşibend (ks)

Posted by Zâcir Eylül 15, 2009

Sadeddin Acar

Semerkand Dergisi

Adı: Hâce Muhammed b. Muhammed el- Buhârî
Doğum tarihi: 1318 (h. 718)
Doğum yeri: Kasrıhindüvân (daha sonra Kasrıarifan adını alacaktır)
Vefat yeri: Kasrıarifan (vefatından sonra ayrıca Bahaeddin de denilmektedir)
Vefat tarihi: 02 Mart 1389 (03 Rebiülevvel 791)

Üç günlük bebek iken Baba Muhammed Semmasî k.s. tarafından manevi evlat kabul edildi ve Baba hazretleri, yanında bulunan müridi Seyyid Emir Külal k.s.’ı onun terbiyesiyle görevlendirdi.

Uzun yıllar Emir Külal hazretlerinin yanında kaldı. Bu dönemde gördüğü bir rüya üzerine kendisinden çok önce vefat eden Hz. Abdulhalik Gücdevanî’ye mana aleminde intisap etti. Bu olaydan dolayı Üveysî lakabıyla da anılır oldu.

Kendisinden önce Hâcegân diye anılan tarikat-ı aliyye, ona nisbetle Nakşibendiyye adını aldı. Onun getirdiği esaslar ve bu yola dair özgün yorumları kalplerde ve gönüllerde nakış gibi iz bıraktı çünkü.  Özellikle dinin emir ve yasaklarına bağlılığı ve hafi zikir konusundaki ısrarı onu ayrıcalıklı bir yere koydu. Yazının devamını oku »

Reklamlar

Posted in Tasavvuf Büyükleri | 2 Comments »

Dinleyin Yarenler

Posted by Zâcir Nisan 29, 2009

yarenler

Posted in Edebiyat, Menkıbeler, Tasavvuf Büyükleri | 1 Comment »

“Bir Ahir Zaman Velisi: Dr. Hasret”

Posted by Zâcir Aralık 22, 2008

Hatice ÇALIŞ

Semerkand Aile

İsmi güzel ahlâk ve hizmetle bütünleşmiş kâmil bir insan Dr. Hasret Şahin. Arkasında örnek alınacak ibretamiz bir hayat bırakarak 2002 yılında Üsküdar’da meydana gelen deniz kazasında şehitlik rütbesine erişirken henüz 44 yaşındaydı. 21 gün boyunca denizde kayıp kalan naaşı Erdek açıklarında bulunduğunda, üzerinde duran elbiseleri ve başörtüsü ihlâsına şahitlik ediyordu sanki. Binlerce insanın gönlünde taht kuran bu gizli modern zaman velisinin hayatı bir mesel olup dilden dile nakledildi.

Tek kişilik hizmet ordusu

1958 yılında Giresun’da dünyaya gelen Hasret Hanım üniversite çağına kadar burada yaşar. 1976’da Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanır ve bir süre sonra gelen kargaşalı yıllarda büyük zorluklar yaşayarak 1982’de doktorluk diplomasını alır. O yıllarda ailesine yazdığı mektuplarda içinde bulunduğu ortamın zorluğundan ve emniyetsizliğinden sıkça bahseder. Fakat hiçbir şey şükürden uzaklaştırmaz onu. Bir mektubunda şöyle yazmıştır: “Allah’a şükrediyorum. Benim görevim de bu zaten. Acılar içinde şükretmek kadar lezzetli bir şey tatmadım. Seccademe oturup elimi açıyor, dileklerimi iletiyorum. Gözümden yaşlar süzülüyor. İsyan gözyaşları değil, şükür gözyaşları.”

Hasret Hanım mezun olduktan sonra evlenip İstanbul’a yerleşir. Bir sene Silivri’de mecburi hizmet görevini ifa ettikten sonra manevi büyüklerinin tavsiyesiyle Yeni Sahra’da bir muayenehane açar ve vefat edene dek mesleğini burada devam ettirir. Hasret Hanım hayatının merkezine hizmeti koymuş bir insandır. Onun için doktorluk, zenginlik yahut şöhret kapısı değil insanlara hizmet edebileceği bir vasıtadan ibarettir. Bu yüzden, muayenehanesi pek çok doktoru kıskandıracak kadar dolu olmasına rağmen kazancı hiçbir zaman buna paralel olmamıştır. Bulunduğu muhitte ihtiyaç sahibi insanlar çok fazladır. Hasret Hanım ücret almadan onları muayene eder, hatta ilaçlarının parasını bile verir. Yardımları karşısında mahcubiyet hissedenlere ise bunun kendisi üzerine bir borç olduğunu, sadece ilminin zekâtını vermeye çalıştığını söyler. Yazının devamını oku »

Posted in Kadın, Tasavvuf Büyükleri, İzler ve Düşler | 4 Comments »

Ciğer Kebabı

Posted by Zâcir Ekim 7, 2008

Bir gün ashabı güzin Kainatın Efendisinin huzuruna gelip Hz. Ebu Bekir’den şikayette bulundular:

– Ya Rasulallah, Hz. Ebu Bekir bir oda içine girip ciğer kebabı yiyor, biz kokusunu duyuyoruz, fakat bizi davet etmiyor.

Sultanı Enbiya buyurdular ki:

– Onun bir daha böyle yaptığını görürseniz bana haber verin. Beraber gidip bakalım.

Bir gün yine Hz. Ebu Bekir odaya girdi. Haber verdiler. Resul-i Ekrem hemen kalkıp oraya gitti. İçeri girdiğinde gördü ki ne ateş var ne kebap. Hz. Ebu Bekir’e sordu:

– Ya Ebu Bekir, yalnız başına ciğer kebabı yiyormuşsun doğru mudur?

Ebu Bekir (ra) de:

– Ya Rasulallah, haşa! Ben ciğer kebabı yemiyorum. Pişen kendi ciğerim, diye cevapladı. Rasulullah sebebini sorduğunda Hz. Ebu Bekir:

– Ya Habiballah, her an aklıma şu geliyor: Hak Teala bana İslam’ı nasip etti. Habibinin dostu eyledi. Ashab arasında meşhur oldum. Acaba kıyamet gününde halim ne olur? Allah-u Teala’ya bu kadar nimetin şükrünü eda edebilir miyim, diye korktuğumdan ciğerim yanıyor, kebap oluyor, cevabını verdi.

Bunun üzerine Ebu Bekir (ra) hakkında ayetler indi. Ashab-ı kiramın Hz. Ebu Bekir’e olan muhabbeti daha da arttı.

 

Kaynak: Dört Halifenin Menkıbeleri, Şemseddin Sivasi

Posted in Menkıbeler, Tasavvuf Büyükleri | Leave a Comment »

VELİ KİMDİR?

Posted by Zâcir Haziran 19, 2007

Şah-ı Nakşibend’e (ks) sormuşlar:

“Efendimiz, bazı havada uçan kimseler var. Onların durumu nasıldır? Onlar için ne söylüyorsunuz?”

Hazret cevaben buyurmuş:

“Onlar benim nazarımda veli değiller. Havada uçmak hüner değil. Havada uçan bunca kuşlar var. Veli mi oldular ki havada uçuyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Peki efendimiz, suda yürüyenler için ne buyuruyorsunuz?”

Şah-ı Nakşibend (ks) şöyle buyurmuş:

“Onlar da benim nazarımda makbul değildir. Gece gündüz suda dolaşan bunca balık var. Onlar da veli midir ki suda geziyorlar?”

Tekrar sormuşlar:

“Öyleyse efendimiz, bir saatte bütün dünyayı dolaşan, doğu ile batı arasında mekik dokuyan kimseler için ne söyşüyorsunuz?”

Hazret cevaben:

“benim nazarım da bunlar da veli değiller. Şeytan ism-i azam duasını okuyarak bir saniyede doğudan batıya gidip geliyor. Ama kafirdir şeytan. Dergah-ı ilahiden atılmıştır. İmanı reddedilip kabul edilmemiştir.” buyurmuş.

Soranlar bu cevapları aldıktan sonra:

“Öyle ise efendimiz, lütfen bize kimlere veli dendiğini, kimlerin veli olduğunu söyler misiniz? Vallahi biz kimlerin veli olduğunu bilemiyoruz” diyerek rica etmişler.

Şah-ı Nakşibend (ks) bunun üzerine şöyle buyurmuş:

“Ben, Peygamberin (sas) şeriatına mutabat eden, onun şeriatinden ayrılmayan kimselere veli derim. Böyle kimseler benim gözümde velidir.”

Sohbetler, Seyda Hz.

Posted in Menkıbeler, Tarikat Usülleri, Tasavvuf Büyükleri | 5 Comments »

Istıraplarımızın Sebebi

Posted by Zâcir Haziran 15, 2007

Bid’at mana itibariyle, “dinde olduğu halde çıkarılıp atılan veya, dinde olmadığı halde ihdas edilen her türlü unsur”un adıdır ve her ikisi de yanlıştır, reddedilmiştir. 

Sahabe-i kiram ve onları takip eden tabiin nesli, imanla birlikte bir müminde yaşayabilen bid’at ve nifakı büyük bir titizlikle tarif etmiş ve açıklamışlardır. Kendileri de yırtıcı bir hayvandan kaçar gibi bunlardan kaçınmış, uzak durmuşlardır. Çünkü müminin en büyük korkusu son nefeste su-i hatimedir (kötü akıbet).

Ashab-ı kiram ve tabiin, kötü akıbetin hayatımızdaki sebeplerinin başında bid’at ve nifak ile her türlü kibir, gurur ve kendi nefsini beğenme hastalıkları olduğunu tesbit etmişlerdir.

Maneviyatı böylesine kemirip perişan eden ve kişinin şaki olmasına sebep olan bu marazi haller, Allah’ın kitabında ve sünnet-i Resul’de şiddetle reddedilmiş, müminler uyarılmıştır.

Bugün ıstıraplarımızın en önemli sebeplerinden biri, dünyada huzurumuzu, ahirette de ebedi saadetimizi temin edecek hakiki hayat nizamımızın bazı unsurlarını hayatımızdan eksilterek, onda olmayan bazı unsurlaru da dahilmiş gibi görerek hareket etmektir. Dolayısıyla gafil kalpler ve şuursuz tavırlarla birçok manevi hastalıklara maruz kalınmıştır.

Çareye gelince, ilk tedbir manevi hastalıkları tedavi edecek kalp tabibi kamil rehberleri arayıp bulmak ve onların tavsiye ettikleri manevi reçeteyi uygulamaktır. İşte bu kamil rehberlerin manevi terbiyesi ve örnekliği ile saf ve berrak dinimizi anlamak ve yaşamak daha kolay olabilir.

(M. Saki Erol, Hayat Dengemiz’den…)

Posted in Gençlik, Tarikat Usülleri, Tasavvuf Büyükleri | Leave a Comment »

Bu Dünya Bir Handır

Posted by Zâcir Mayıs 16, 2007

 

Gavs-ı Sani Hazretleri buyurdular ki:

“Bu dünya bir han gibidir. Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handa yapmalıdır. Yolda tedarik görülmez. Zira kervan yola çıkmıştır. Ölümle başlayan bir yolculuğun geri dönüşü yoktur. Yola çıkan kimsenin hedefine ulaşması için belli bir yol ve usül takip etmesi gerekir. Başıboş ve hedefsiz yol giden kimsenin hedefine varması mümkün değildir. Onun nereye varacağı da belli olmaz. Allah yolu da böyledir. O yolda Hz. Resulullah’ın -aleyhissalatü vesselam- izinden başka Allah’a giden bir yol ve kapı yoktur. Hz. Resulullah’ın -aleyhissalatü vesselam- hayatını yaşamak için de ulu sadatlara uymak gerekir. Hz. Peygamber’e -aleyhissalatü vesselam- hakkıyla uymanın en güzel yolu sünnet üzere yaşayan sadatları takip etmektir. Sadatlar sünnet-i seniyyeyi kal olarak değil hal olarak yaşar ve yayarlar. Onlara uymakla iman selameti ile ölmek nasip olur. Böylece ebedi ahiret yolculuğu iman ile başlamış olur. En büyük saadet de budur.”

Posted in ÖLÇÜ, Tarikat Usülleri, Tasavvuf Büyükleri | Leave a Comment »

“Uzat Mübarek Elini Öpeyim”

Posted by Zâcir Ocak 28, 2007

Resul-i Ekrem’in aşkıyla yanan gönüller, ziyaret esnasında, O’nun selamına karşılık verme ve gül yüzünü görme şerefine ererek, hayatlarının en güzel anlarını yaşamışlardır.

Onlardan birisi de Seyyid Ahmed er-Rıfai (ks) Hazretleridir. Bu güzen insan hacca gider. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Medine’ye, Varlığın Baş Tacı’nın şehrine yönelir. Uzaktan şehir gözükünce devesinden inip, bir ömür boyu hasretiyle gözyaşı döktüğü Sevgili’nin huzuruna büyük bir edep ve aşkla yürümeye başlar. Dünyanın en güzel sohbetine katılmak için, muhabbet ve coşkuyla gelen sahabe gibi Ravza-yı Mutahhara’ya girer.

Başı önünde… Baktığı an, sanki o nur fışkıran Cemal-i Nebi’yi görecek gibi kabr-i saadete doğru yürür. Kabrin önüne gelince ilan-ı aşk edercesine “es-Selamu aleyke ya Ceddi!” der. İşte tam o sırada, uzaklardan hasretle ve yüreği aşkla yanarak gelmiş bu zata, hazır bulunanların da duyacağı şekilde Efendimiz, mübarek kabrinden “Aleyke’s selam ya veledi!” diye karşılık verir. Herkes bu Muhammedi sesle coşmuştur… Rıfai Hazretlerinin iştiyakı o kadar artar ki, yüce huzurda diz çökerek:

– Uzakta iken benim yerime, “varıp toprağını öpsün” diye hep ruhumu gönderiyordum. Şimdi bu devlet bedenime de nasip oldu Efendim! Uzatın mübarek elinizi öpeyim, diye yalvarır.

Rasulullah Efendimiz (sas) böyle hasret dolu bir dileğe lutufta bulunmaz mı?.. O nurani, gül kokan mübarek elini uzatır ve Rıfai Hazretleri öpme şerefine nail olur… Orada bulunanlar bu manzara karşısında mest ü hayran olurlar ve cuşa gelenlerin “Allah!.. Şefaat Ya Rasulallah!” nidaları semaları doldurur…

Evliyaullah’tan Hac Hikayeleri, Veysel Akkaya, Sufi Kitap

Posted in Menkıbeler, Tasavvuf Büyükleri | 7 Comments »

Bayezid-i Bistami Hz. (ks)

Posted by Zâcir Ocak 19, 2007

İlk dönemin zahid sufilerinden biri de Ebu Yezid Tayfur b. İsa-i Bistami’dir (ks). Bayezid’in dedesi önceleri Mecusi idi; sonra Müslüman oldu. İsimleri Adem, Tayfur ve Ali olan üç erkek kardeş idiler. Hepsi de zahid ve abid kimselerdi. Bayezid, bunların içinde manevi hali en yüksek olandı. Vefat tarihi hakkında 234 (848) ve 261 (875) olarak iki değişik rivayet vardır.

Umeyye-i Bistami babasından, Bayezid-i Bistami’nin şöyle dediğini nakleder: “Otuz sene mücahede ettim (nefsi terbiye yolunda amelle uğraştım); ilimden ve ilme uymaktan daha zor bir şey bulmadım. Eğer alimlerin farklı görüşleri olmasaydı, amelden kalır iyice yorulurdum. Alimlerin ihtilafı (farklı ictihadları) bizim için bir rahmettir; ancak tevhid konusunda değil.” Anlatıldığında göre Bayezid, vefat etmeden önce bütün Kur’an’ı ezberlemiştir.

Umeyye-i Bistami nakleder: Babamın şöyle dediğini işittim: Bayezid bir gün bana, “Kalk, beraberce gidip şu kendini veli olarak tanıtan falanca zatı ziyaret edelim” dedi. Bahsettiği zat da zühdü ile meşhur biriydi. Kalktık beraberce ona gittik. Adam evinden çıktı, mescide girdi, zemini toprak olan mescide kıble tarafına doğru tükürdü. Bunu gören Bayezid, adama selam bile vermeden hemen geri döndü ve, “Bu adam Hz. Peygamber’in (sas) öğrettiği edeplerden birinde bile kendisine güvenilmezken iddia ettiği gibi manevi hallerde kendisine nasıl güvenilir?” dedi.

Yine Umeyye-i Bistami, babasından şunu işittiğini nakleder: “Bayezid’e, manevi yoldaki ilk günlerinden ve zühd halinden sorduğumda, bana,“Zühd için tek bir makam yoktur (ki sana cevap vereyim)” dedi. Ben, “Niçin?” diye sordum; şunları söyledi:“Çünkü ben zühdde üç gün kaldım; dördüncü gün çıktım. Birinci gün, dünyadan ve içindekilerden zühde ulaştım (gönlümü çektim). İkinci gün, ahiretten ve içindekilerden gönlümü çektim. Üçüncü gün, Allah için (gönlümde) Allah’tan başka bir kimse kalmadı. İlahi aşk beni benden aldı, hayret ve şaşkınlık içinde bıraktı. Gizli bir sesin bana:’Ey Bayezid bu halinle bizimle beraber olmaya güç yetiremezsin’ dediğini işittim. Ben, ‘Benim istediğim de budur’ dedim; o zaman bana, ‘İşte şimdi aradığını buldun, istediğini elde ettin’ dendi.”

Bayezid-i Bistami’ye, “Allah yolunda karşılaştığın en şiddetli halin neydi?” diye sorulduğunda hazret, “Bunu anlatmak mümkün değil” dedi. Kendisinde, “Nefsinin senden gördüğü muamelenin en hafif olanı neydi?” diye sorulunca şöyle demiştir: “Evet, bunu söyleyebilirim. Bir defasında nefsimi taat cinsinden hayırlı bir işe çağırdım, yanaşmadı; ben de onu bir sene su içmekten uzak tuttum.”

Bayezid-i Bistami şöyle der: “Otuz senedir namaz kılıyorum; kıldığım her namazda, kendim hakkında şuna itikad ediyorum; Ben, (tek ilaha yönelemeyen, Allah’tan gayrı varlıklara tapan) bir Mecusi gibiyim; bu namazım ile şirk alameti olan belimdeki zünnarı (kalbimin Allah’tan başka varlıklara bağını) kesmek istiyorum.”

Bayezid-i Bistami şöyle demiştir: “Bir adamın keramet olarak havada bağdaş kurup oturduğunu (suda yürüdğünü, ateşi yuttuğunu, kızgın sac üzerinde uyuduğunu) görseniz; onun bu haline aldanmayın. Kendisinin Allah’ın emir ve yasaklarına nasıl uyduğunu, ilahi hududu nasıl koruduğunu ve dinin edeplerini nasıl yerine getirdiğini görmeden, bu tür hallerine itibar etmeyin.”

Umeyye-i Bistami, babasının şöyle dediğini nakletmiştir:“Bir defasında Bayezid, sınır boyundaki bir kale duvarına giderek yüce Allah’ı zikretmek istedi; sabaha kadar orada kaldı, fakat zikir yapamadı. Kendisine bunun sebebini sorduğumda şöyle söyledi: Küçükken dilimden çıkan kötü bir sözü hatırladım; bu dille yüce Allah’ı zikretmekten haya ettim.”

Kuşeyri Risalesi, Abdulkerim Kuşeyri, Semerkand

Mütercimin Notu: Bayezid-i Bistami’nin hayatı bu şekilde ihlas, edep ve takva üzere geçmiştir. Kendisine ait bazı şatahat denen ve zahirine bakılınca tenkit edilmeye müsait sözlerine gelince; bu tür sözleri önce iyi tespit etmeli, sonra o sözü hangi halde, hangi makamda ve hangi manada söylediğine bakmalıdır. Bu büyük zatları, bir iki tane kapalı, rumuzlu, sırlı sözleriyle değil; bir ömür boyu yaşadıkları güneş gibi açık edep, takva ve aşkları ile değerlendirmelidir. Eğer, bu aşıkları edebe uygun değerlendirmeyi bilmiyorsak onları, hallerini en iyi bilen yüce Allah’a havale edip haklarına sükut etmelidir.

Posted in Tasavvuf Büyükleri | 5 Comments »

BİR YILDIZ KAYDI: SEYDA MOLLA İBRAHİM K.S.

Posted by Zâcir Ocak 1, 2007

BİR YILDIZ KAYDI: SEYDA MOLLA İBRAHİM K.S. 

Gavs-ı Sani Hazretlerinin kendisinden bahisle “Bu civarda onun gibi bir alim yoktur.” buyurduğu Seyda Molla İbrahim geçtiğimiz ay vefat etti.İlme adanan bir ömrün, 5 Aralık Çarşamba gecesi Adıyaman Devlet Hastanesi’nde son bulması, bizlere bu hadis-i şerifi bir kez daha hatırlattı.Bizleri bu mübarek insanların şefaatlerinden mahrum etmemesi duasıyla, kendisine Cenab-ı Hak’tan rahmetle birlikte, yakınlarına, ilim ve maneviyat alemine başsağlığı diliyoruz. 

Erken Başlayıp Erken Meyve Veren İlim Hayatı 

1933 yılında Batman’ın Hasankeyf köyünde dünyaya gelen Seyda Molla İbrahim, Hasankeyfli Seyda Molla Muhammed’in oğludur. Kendileri Hz. Ömer r.a. Efendimizin soyundan gelirler. 

Seyda Molla İbrahim, 5-6 yaşlarında babasının yanında ilim tahsiline başlamıştır. Kur’an-ı Kerim ve temel dini bilgileri babası Seyda Molla Muhammed’in yanında öğrenmiştir. 12 yaşına geldiğinde yine alim olan amcası Seyda Molla Ömer’in yanında tedrisata başlamıştır. Sonraları başka köylerde değişik alimlerin yanında tahsiline devam etmiştir. Siirt’in Zokayd köyündeki Şeyh Alaeddin el-Ohi’nin halifesi Şeyh Cüneyd’in, ardından Bosark köyündeki Seyda Molla Fahri’nin, son olarak Seyyid Molla Şerif el-Fırsafi’nin yanında ilim tahsil etmiştir. (Allah cümlesine rahmet etsin ve sırlarını mukaddes kılsın.) 

Tedrisatını 1951 yılında tamamlayıp, icazetini 18 yaşında daha sakalı dahi çıkmamış bir genç iken, en son hocası Seyyid Molla Şerif el-Fırsafi’den almıştır. Daha birkaç yıllık talebe iken hocasıyla birbirlerini teheccüd namazına kaldırdıklarını zaman zaman sohbetlerinde dile getirirlerdi. 

“Yaşlı Başlı Birini Bekliyorduk.” 

Seyda Molla İbrahim’in icazet almasıyla birlikte, 55 yıl sürecek olan ilim ehli yetiştirme ve hizmet dönemi de başlamıştır. İlk olarak Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Kelhok köyünde talebelerine ders vermiş, aynı zamanda köy hocalığı yapmıştır. 

O sıralar henüz çok gençtir. Bu yaştaki birisinin icazetini almış ve talebe yetiştiriyor olması pek alışılagelmiş bir şey olmadığından hayretle karşılanmış, kısa zamanda civardaki alimler arasında temayüz edip meşhur olmuştur. 

Bir gün Mardin’in Cizre ilçesine Şeyh Seyda el-Ciziri’yi ziyarete gider. Cizre’ye vardığında yemeğini yer, çayı dergahta içmek üzere yola koyulur. Kendisini karşılayan Şeyh Seyda el-Ciziri’nin halifesi Molla Şehmuz, bu tanımadığı genç misafiri: “Fakih (talebe), hoş geldin!” diyerek buyur eder. Onlar sohbet ederken talebelerden birisi yemek getirmek üzere kalkar. Henüz misafiriyle karşılaşmamış olan Şeyh Seyda, talebenin yemek getirmeye gittiğini öğrenince: “Misafirimize yemek götürmeyin, o yemeğini yemiştir.” diyerek talebeyi yanına çağırır. Çay ve şeker çıkarıp “Bunları götürün ve onun çayını eksik etmeyin.” der. 

Demlenen çay bitince Seyda Molla İbrahim’e çay isteyip istemediği sorulur. “Şeyh Seyda size misafirin çayını eksik etmeyin demedi mi?” diyerek, tekrar çay yapılmasını ister. İkinci demlik de bitince üçüncü kez çay demlerler. Bunun üzerine Halife Molla Şehmuz: “Sen bir hafta burada kalsan Şeyh Seyda’nın dergahında çay ve şeker kalmaz. Bir ay kalacak olursan Cizre’de çay ve şeker kalmayacak!” der. Bunun üzerine Seyda Molla İbrahim şu cevabı verir: “Şeyh Seyda belki de yurt dışından getirtiyor şekeri çayı… Siz onun emri ne ise onu yapın. Size çayı eksik etmeyin dediyse siz de eksik etmeyin.” Halife Molla Şehmuz bu cevaba şaşırır ve tanımadığı misafire nereli olduğunu sorar. Seyda Molla İbrahim: “Ziyaret (Veysel Karani) tarafındanım.” der. Halife Molla Şehmuz durumu sezer gibi olur ve: “Yoksa sen Seyda Molla İbrahim Kelhoki misin?” diye sorar. “Evet, benim.” der ve birlikte ayağa kalkar, birbirlerinin ellerini öperler. Halife Molla Şehmuz: “Seyda Molla İbrahim ismi o kadar çok duyulmuş ki, bana geleceği söylenince karşımda uzun sakallı, cübbeli, kocaman sarıklı, yaşlı bir alim bekliyordum. Bizim kusurumuza bakmayasınız..” diyerek mahcubiyetini dile getirir. 

Hem Zahir Hem Bâtın Eri 

Seyda Molla İbrahim’in Kelhok köyündeki hizmeti sekiz yıl devam etmiştir. Buradaki hizmeti süresince köylüler tarafından çok sevilmiş, onların desteği ile pek çok talebe yetiştirmiştir. Bu köyde bir keresinde 40 talebeye birden icazet verdiğini kendileri ifade etmiştir. 

Talebelerinden Elazığlı Seyda Molla Hayreddin’in ağabeyi anlatıyor: 

Kardeşimim askerlik zamanı gelmişti. Durumu bildirmek üzere evimize askerler gelip kardeşimi sordular. Babam, kardeşimin evde olmadığını, nereye gittiğini de bilmediğini söyledi. Babam onun nerede olduğunu bilmiyordu ama ben biliyordum. Elazığ’dan trene binip Siirt’in Kurtalan ilçesine gittim. Oradan da Kelhok köyüne gitmek üzere arabaya bindim. 

Kelhok köyünün aşağısında bir yerde araba durdu. “Şu yukarıda görünen köy Kelhok’tur.” dediler. Önce köyün camisine vardım. İçeride üç kişi oturuyordu. Yaşlı ve sarıklı iki ihtiyarın arasında bir de sarıklı genç vardı. “Acaba bunların hangisi Seyda(hoca)dır?” diye tereddütte kaldım. Neyse, ben şuracıkta oturayım. Bunlardan hangisi bana hoş geldin derse, bilirim ki Seyda odur. Yerime oturunca sarıklı genç bana hoş geldin dedi. O zaman Seyda’nın bu genç olduğunu anladım. Daha önce kardeşimin hocası Seyda Molla İbrahim Kelhoki’yi hiç görmemiştim. Fakat adını çok duymuştum, pek meşhur bir alimdi. Fakat bu kadar genç olacağını hiç tahmin etmemiştim. 

Sarıklı genç yanındaki iki ihtiyara diyordu ki: “Dün gece rüyamda bir genç benden altın istedi. Ben de altınım olmadığını söyledim. O genç bana, oturduğun minderin altında bir tane var, dedi. Minderi kaldırdım ki hakikaten bir altın var, alıp o gence verdim. Şimdi size söylüyorum, rüyamda gördüğüm o genç işte bu misafirimizdir. Benden istediği altın ise Elazığlı Molla Hayreddin’dir. Buraya gelmesinin sebebi Molla Hayreddin’i götürmektir.” 

Bu sözler beni hayretler içinde bırakmıştı. Gencecik, daha sakalı bile çıkmamış birisi hem alimdir, müderrislik yapar, hem de bu yaşta apaçık keramet gösteriyor… 

Orada bir süre misafir olduktan sonra, kardeşim Molla Hayreddin’i alıp Elazığ’a geri döndüm ve kardeşimi askere gönderdik.  

Gittiği Her Yer Bir Mektep 

Çocukluğundan beri ilme, öğrenmeye çok istekli olan Seyda Molla İbrahim, kelhok köyünden sonra Diyarbakır’ın Hüseyni köyüne gitmiş, orada yedi yıl hizmet etmiştir. Sonra sırasıyla, Diyarbakır’ın Bismil ilçesinin Meara köyünde beş yıl, Silvan ilçesinin Feyra köyünde yedi yıl, yine Bismil’e bağlı Fedli köyünde dört yıl süreyle hizmet edip talebe yetiştirmiştir. 

Nihayet 1995 yılının 18 Aralık günü Adıyaman’ın Kahta ilçesinin Menzil köyüne taşınmış ve ömrünün geri kalan son 11 yılını, vefatına iki ay kalıncaya kadar burada geçirip talebe yetiştirmeye devam etmiştir. 

İntisaplar ve Son Nokta 

Seyda Molla İbrahim, genç yaşında Şeyh Muhammed Diyauddin’in yeğeni Şeyh Masum el-Nurşini’nin oğlu Şeyh Maşuk’a intisap etmiştir. (Cenab-ı Hak cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın.) 

Şeyh Maşuk kendisine halifelik teklif etmiş, o ise buna karşılık: “Emriniz başım üstüne. Fakat halifelik alırsam talebelerimle o kadar meşgul olamam. Bu yüzden beni mazur görünüz.” demiştir. 

Şeyh Maşuk’un vefatından sonra Şah-ı Hazne’nin oğlu Şeyh Masum’un Halifesi Şeyh Muhammed Arapkendi’ye intisap etmiştir. (Cenab-ı Hak cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın.” 

Aynı şekilde bu mübarek zattan da halifelik teklifi almıştır. Fakat yine: “Hilafet ağır bir yüktür. Ben bunu kaldıramam. Lütfen beni mazur görünüz.” diyerek kabul etmemiştir.  

Şeyh Muhammed Arapkendi’nin vefatından sonra, Gavs Seyyid Abdulhakim’in oğlu ve halifesi Seyyid Muhammed Raşid Erol’a intisap etmiştir. (Cenab-ı Hak cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın.) 

Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin vefatından sonra Gavs-ı Sâni Hazretlerine intisap etmiş ve nihayet 1996 senesinin Mart ayında O’ndan halifelik almıştır. (Cenab-ı Hak cümlesinin sırlarını mukaddes kılsın.) 

Seyda Molla İbrahim için ilim ve talebe yetiştirmek çok mühimdi. 16 yaşından beri rahatsız olduğunu ve o zamandan beri ilaç kullandığını söylerdi. Fakat ders vermeye başladığı anda sanki bütün hastalıklarından kurtulur, başka birisi olurdu. Onu ders verirken görenler son derece sağlıklı olduğuna hükmederdi. 

Ankara’ya tedavi için son gidişinde, doktorlar akciğerlerindeki hastalığın arttığını, artık ders vermeyi bırakıp istirahata çekilmesinin uygun olacağını söylerler. Bunun üzerine Seyda Molla İbrahim şöyle der: “Şu doktorlara bakın hele! Ben hastayım, onlar hastaya ilaç kullanmayacaksın diyorlar. Böyle şey olur mu!” 

Vefatından iki ay öncesine kadar ders vermeye devam eden Seyda Molla İbrahim, 55 yıllık hizmet hayatından 1000’i aşkın icazetli talebe yetiştirmiştir. Cenab-ı Mevla ona rahmet etsin, sırrını mukaddes kılsın, ömrünü hizmetine adadığı Kur’an-ı Hakim’i refik eylesin. Amin. 

Hüseyin Kalfaoğlu 

Semerkand, Ocak 2007

Posted in Tasavvuf Büyükleri | 46 Comments »