MeNZiL.wp

Niyet ettim Allah rızası için..

Archive for the ‘İzler ve Düşler’ Category

“Bir Ahir Zaman Velisi: Dr. Hasret”

Posted by Zâcir Aralık 22, 2008

Hatice ÇALIŞ

Semerkand Aile

İsmi güzel ahlâk ve hizmetle bütünleşmiş kâmil bir insan Dr. Hasret Şahin. Arkasında örnek alınacak ibretamiz bir hayat bırakarak 2002 yılında Üsküdar’da meydana gelen deniz kazasında şehitlik rütbesine erişirken henüz 44 yaşındaydı. 21 gün boyunca denizde kayıp kalan naaşı Erdek açıklarında bulunduğunda, üzerinde duran elbiseleri ve başörtüsü ihlâsına şahitlik ediyordu sanki. Binlerce insanın gönlünde taht kuran bu gizli modern zaman velisinin hayatı bir mesel olup dilden dile nakledildi.

Tek kişilik hizmet ordusu

1958 yılında Giresun’da dünyaya gelen Hasret Hanım üniversite çağına kadar burada yaşar. 1976’da Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanır ve bir süre sonra gelen kargaşalı yıllarda büyük zorluklar yaşayarak 1982’de doktorluk diplomasını alır. O yıllarda ailesine yazdığı mektuplarda içinde bulunduğu ortamın zorluğundan ve emniyetsizliğinden sıkça bahseder. Fakat hiçbir şey şükürden uzaklaştırmaz onu. Bir mektubunda şöyle yazmıştır: “Allah’a şükrediyorum. Benim görevim de bu zaten. Acılar içinde şükretmek kadar lezzetli bir şey tatmadım. Seccademe oturup elimi açıyor, dileklerimi iletiyorum. Gözümden yaşlar süzülüyor. İsyan gözyaşları değil, şükür gözyaşları.”

Hasret Hanım mezun olduktan sonra evlenip İstanbul’a yerleşir. Bir sene Silivri’de mecburi hizmet görevini ifa ettikten sonra manevi büyüklerinin tavsiyesiyle Yeni Sahra’da bir muayenehane açar ve vefat edene dek mesleğini burada devam ettirir. Hasret Hanım hayatının merkezine hizmeti koymuş bir insandır. Onun için doktorluk, zenginlik yahut şöhret kapısı değil insanlara hizmet edebileceği bir vasıtadan ibarettir. Bu yüzden, muayenehanesi pek çok doktoru kıskandıracak kadar dolu olmasına rağmen kazancı hiçbir zaman buna paralel olmamıştır. Bulunduğu muhitte ihtiyaç sahibi insanlar çok fazladır. Hasret Hanım ücret almadan onları muayene eder, hatta ilaçlarının parasını bile verir. Yardımları karşısında mahcubiyet hissedenlere ise bunun kendisi üzerine bir borç olduğunu, sadece ilminin zekâtını vermeye çalıştığını söyler. Yazının devamını oku »

Posted in Kadın, Tasavvuf Büyükleri, İzler ve Düşler | 4 Comments »

Edeb Ya Hu!

Posted by Zâcir Ocak 21, 2007

Birazcık eskimez yazı bilenlerimiz, ecdad yadigarı hat şaheserlerimiz üzerinde şöyle bir göz gezdirdiklerinde mirasçısı olduğumuz medeniyetin ruh portresi hakkında fikir sahibi olabilirler.

Gerek sivil mimari mekanların, gerek resmi dairelerin ve gerekse de mabetlerimizin duvarlarında bütün ihtişamıyla nazarlarımızı celbeden bu göz kamaştırıcı tezyinatlı levhaların mana boyutu araştırıldığında, cedlerimizin hangi ölçüleri, hangi değerleri içine alan bir hayat felsefesine sahip olduklarının ipuçlarını verirler.

İşte bu levhalarda sıklıkla gördüğümüz eskimez yazılı güzel sözlerden, bercestelerden birisi de “Edeb Ya Hu” ibaresidir. Çoklukla ta’lik veya celi sülüs hat ile yazılan bu kısa ve öz ibare, aslen tarikat adabına uymayan nahoş bir davranışta bulunan dervişe hitaben mürşidinin nazikane ihtarının vecizeleşmiş ibaresidir.

Edeb Ya Hu, İbrahim Refik

Posted in TASAVVUF, İzler ve Düşler | 1 Comment »

BİR BALKAN DÜŞTÜ

Posted by Zâcir Ekim 10, 2006

İki tarafı dağlarla çevrili bir yolda ilerliyoruz. Koyu yeşil ama ağaçlarla kaplı bu yol,sükuneti arayan gözlerimi doyuruyor. Araya serpiştirilmiş tek katlı evlerle çocukluk hayallerim tazeleniyor. Tebessüm ediyorum. Sene 2006. Mevsimlerden yaz. Sonra, gitmekte olduğumuz şehir geliyor aklıma. Tebessümüm yüzümde donuyor. Bin bir parçaya kırılıp dökülüyor.

Yolculuğun ilk akşamı ve ertesi günü Osmanlı’nın dokunuşlarını, değerli tablolar gibi sergileyen Saraybosna’da geçti. “Yekpare bir anın içinde” soluk alıp verdiğimi hissettirdi bana başkentin geniş sokakları, meydanı ve Başçarşı. Herhalde Türk-İslam medeniyetinin Balkanlardaki en güzel timsallerinden bu çarşı. Yüzümü ilk kez gösteriyor olsam da bu camilere, sebile, insanın üstüne üstüne gelmekten imtina eden dükkanlara, bir tanışıklık hissi, bir aşinalık takip ediyordu adımlarımı.

Sabahın erkeninde başkentten yola çıktığımız gün, otobüsümüzün penceresinden izlediğim Milyatska Irmağı’na karıştım sessizce. Saraybosna’nın tam ortasından geçen bu ırmakla birlikte akmaya başladım ve gördüm… Evlerin duvarlarında, restorasyonu süren Milli Kütüphane’de ve Meclis binasında topların, mermilerin, yangınların izleri duruyordu. Gördüm ki şehir yorgun ve yaslıydı; ama bir o kadar vakur. Yeniden doğuyordu, kendini tazeliyordu; soluduğum havaya bile sinmişti sabrın ve şevkin kokusu.

Milyatska olmak, onunla akmak; aynı zamanda üzerinde her birinin farklı bir hikayesi olan köprüleri de taşımak demekti. Köprülerden değil de hikayelerinden yoruluyordu insan. Bir köprünün altından geçerken, Milyatska “Suada Dilberoviç” diye fısıldadı. İşte tam bu köprüde, Sırp keskin nişancısı tarafından vurulmuştu Suada ve savaşın ilk şehitlerinden olmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın yükü de Milyatska’nın üzerindeydi. Avusturya prensiyle eşi bir başka köprüde, bir başka Sırp tarafından öldürülünce karışmıştı dünya. Bunca ağırlıkla akıyordu Milyatska, ben daha fazla taşıyamadım ve ayrıldım yanından. Saraybosna geride kaldı. Ama aklım hala orada. Mesela Butmir’deki Kolar ailesi ve Tünel… Müzeye çevrilmiş olan 860 metrelik tünelin girişi ziyaretçiler için muhafaza edilmiş. Savaş zamanında havaalanının altından kazılan bu tünel, Butmir’le Dobrinay’ı bir araya getiriyordu. Bu uzun ve dar yoldan askerler, yaralıları, erzaklar, cephanelikler gelip gidiyordu ve Tünel, Sırp askerlerin gözlerine toprak gibi serpilip Müslüman Boşnakları görünmez kılıyordu. “Bu topraklarda bir şeyler var; düşünsenize, 1. Dünya Savaşı burada patlak verdi” demişti evlerinin tünelin gizli girişine dönüştürülmesini canı gönülden kabul eden Bayram Kolar’ın oğlu ve eklemişti: “Eğer bir savaş daha olursa, ya Türkiye buraya gelir; ya da biz Türkiye’ye geliriz.” İçime dokunmuştu çok, mahcubiyetten yüzümü yere çevirmiş ve düşünmüştüm: Türkiye ile Bosna-Hersek arasında –daha da genişletirsek Balkanlar arasında- soluduğumuz havada dahi varlığını hissettiğimiz bu bağı korumak ve güçlendirmek için ne yapıyor Türkiye Cumhuriyeti Devleti? Türkiye’nin entelektüelleri, sinemacıları, yazarları… Biz ne yapıyoruz?

Saraybosna gerilerde kaldı; şimdi, iki tarafı dağlarla çevrili bir yolda ilerliyoruz. Sene 2006. Mevsimlerden yaz. Srebrenitsa’ya gidiyoruz. Artık, tatlı gündüz düşlerinin beni ele geçirmesine izin vermiyorum. Veremiyorum. Çünkü bundan 11 sene önce mevsimlerden yazken gene, bu dağlar, orta yerlerindeki vahşete şahitlik etti: 11-12 Temmuz 1995’te 10 bine yakın insan katledildi. Hollandalı askerler sırtlarını dönüp gitti. Dünya gözlerini kapatarak dönmeye devam etti. Kadınların ve çocukların ve esir düşmüş askerlerin göğe yükselen feryatları, bu dağlara çarpıp geri döndü; bu dağlar, Müslüman Boşnakların kalbine korku saldı. Ve dağlar, o günleri hafızasında saklı tutuyor, eminim. Şahitliklerinin geçerli olduğu zaman geldiğinde neler anlatacaklarını Allah bilir. Esas soru, bizim ne anlatacağımız; sonra değil, şimdi ne anlatacağımız… Milyatska’nın yükünü hafifletecek miyiz? Dağların şahitliğini dillendirebilecek miyiz?

Bosna’da sadece görmedim ben. Çoktandır uzaklaştığımız bir mirasın soluk alıp verişlerini paylaştım. Sınırları çizilerek birbirinden ayrı tutulmaya çalışılan memleketler arasındaki bağın ne olduğunu ve canlı kalabilmek için nasıl gayret sarf ettiğini hissettim. Ben Bosna’da Milyatska oldum, aktım. Turist gözlüğümü çıkartıp attım! Çünkü ben Bosna’nın turisti olamam. Bu topraklarda doğmamış olmam, topraktan olduğum gerçeğini değiştirmez. Yaratıldığım toprağın bir parçası Bosna’dan, bir parçası Filistin’den, bir parçası Semerkand’dan, bir parçası Afrika’dan… İşte ben bu yüzden, gökkubbenin altında hala daha söylenmesi gereken sözler olduğuna inanıyorum. Laf değil, söz diyorum.

 

Elif Eda TARTAR, Mostar, Eylül 2006

Posted in İzler ve Düşler | 2 Comments »