MeNZiL.wp

Niyet ettim Allah rızası için..

Archive for the ‘Edebiyat’ Category

Dinleyin Yarenler

Posted by Zâcir Nisan 29, 2009

yarenler

Reklamlar

Posted in Edebiyat, Menkıbeler, Tasavvuf Büyükleri | 1 Comment »

Arzularımız

Posted by Zâcir Haziran 15, 2007

 

“Eğer en başa Allah’ın bizden istediklerini koymazsak,” dedi Şeyh, “asla tatmin olmayız- ne kadar çok şeye sahip olursak olalım. Dünya hoştur hoş olmasına, ama siz Allah’ın istediğini en başa koyun, yeter. Ev sahibi olma arzusunu ya da terfi aşkınızı vesaireyi başa koyarsanız – dileğinize ulaşabilir ve hayat öylece geçer, ama bilin ki bu hayat geçtikten sonra geri dönüş olmayacak ve ne kadar gözyaşı dökersek dökelim, hayatı yeni baştan yaşama hakkımız olmayacak. Hiçbir şeyi Allah’tan öne koymayasınız; arzularınızı ancak O tatmin eder.

(Muhyiddin Şekur, Su Üstüne Yazı Yazmak’tan…)

Posted in ÖLÇÜ, Edebiyat, TASAVVUF | 1 Comment »

MUTLU YILLAR SEMERKAND

Posted by Zâcir Mayıs 16, 2007

 

Semerkand, gül neslinin kalem tutan evladı

Ceddi Semerkand demiş, ondan almış bu adı

Yürüyüşü pek vakur, davranışı yumuşak

Bu yüzden onu sevdi, kucakladı bu kuşak

Fikri de zikri de hak, haktır ona dayanak

Yağar gönül evine hep sağanak sağanak

Din, tarih, edebiyat, ne varsa hep toplamış

Tekrar eleğe vurup, bir daha yorumlamış

Biz bu davaya ramız, budur bizim davamız

Hizmet nimettir diye bayraklaşmış sevdamız

O yüzden tek değilsin, seninle etmişiz and

Yüz sayıdır neşr buldun, bin yüz daha Semerkand!

 

Kürşat Salih Yaman

101. Sayı Anısına

Posted in Edebiyat | 1 Comment »

Sıfırın Sonsuzluk Arayışı

Posted by Zâcir Mart 9, 2007

Sayılar temsilî olarak, insanın sahip olduğu izafî ve zâtî değerleri ifade etmekte kullanılagelmiştir. Diyebiliriz ki, bir bakıma her sayı hem kendine has, hem de işaret ettiği değerler itibariyle bir kimlik, bir şahsiyet temsilcisi gibi algılanmıştır. Tarih boyunca sıfır da dâhil olmak üzere sayılara, belli değerleri ve mânâları temsil sadedinde müracaat edilmiştir. Sayılar dünyasının kahramanı, sağına geldiği her sayının değerini on kat artıran ‘sıfır’dır. O bunu yaparken, diğer rakam ve sayılara faydalı olduğu düşüncesinden haz alır ve bu sebeple yaptıklarından hiçbir karşılık beklemez. Bu davranışı, sayılar tarafından hep takdirle karşılanır. Fakat o, zâtının hiçbir değerinin olmadığını, ancak bunu yaptığında bir mânâ ifade ettiğini düşünür. Bu alçakgönüllülüğü ile hemen her sayının kalbinde müstesna bir yer edinir. 

Diğer rakam ve sayılar gibi ‘sıfır’ın da tek bir emeli vardır; sonsuzu tanımak; yani tasavvufî yaklaşımla, ‘yok’ olmamak, ebedîliği tatmak ve bekâ rengini almak. Bu yüzden sonsuzu düşünür, onu merak eder. Fakat bir türlü sonsuza ulaşamaz. Yine de sonsuzla ilgili bir bilgiye ulaşmak için ‘iki’ rakamına gitmeye karar verir.

Bilindiği gibi bu dünyaya yeni bir sayı doğması, var olan sayıların bir araya gelmesiyle mümkündür. Meselâ ‘iki’, ‘bir’lerin beraberliği neticesi dünyaya gelmiştir ve bütün asal sayılar içinde ‘çift’ olma özelliğine sahip yegâne sayıdır. Bu dünyaya âşina olanlar hemen tanır, ismi ‘iki’ olan bu eşsiz ve yalnız sayıyı. Evet yanlış duymadınız, yalnız bir sayı o; kimsesiz, yapayalnız bir sayı. ‘İki’nin yalnız ve kederli hayatı, kendisini meydana getiren ailesini, ‘tek’ sayı olmaları yüzünden küçük görmesiyle başlar. Tek sayılar toplumu da onun bu kibirli tavrından rahatsızlık duyar.

Ailesinden utanan bu kibir âbidesine ‘çift’ sayılardan da destek gelmez. Çünkü onlar arasında da sürekli asal olmasından bahseder ve hepsinden üstün olduğunu vurgular. İsterse hepsini bölebileceğini, ama hiçbirinin kendini bölemeyeceğini tekrar eder durur. Hiçbir zaman sonsuz sayıdaki ‘çift’ sayıdan sadece biri olduğu gerçeğiyle yüzleşmek istemez. İçinde bulunduğu her toplumda, farklı özellikleriyle ön plâna çıkmak ister, bütün farklı özelliklerinin bir üstünlük alâmeti olduğunu ifade eder. Bu tavırlar ve sözlerle etrafındakileri kırdığının ve kendisinden uzaklaştırdığının farkına varmaz. Böylece buzlardan inşa ettiği sarayında yapayalnız bir hayat sürer.

Yazının devamını oku »

Posted in Edebiyat, TASAVVUF | Leave a Comment »

“Kitaplarımı Yakacağım”

Posted by Zâcir Şubat 18, 2007

Bayramda, çok sevdiğim bir dostumun evine gittim. Mutadım olduğu üzere kütüphanesinin önünde durup büyük bir haz ile kitapları seyre daldım. Hemen hepsi yıllardır oradan oraya taşınıp durmaktan hayli hırpalanmış; pek çoğu altı çizilerek okunmuş kitaplardan oluşan sevimli bir kütüphaneydi karşımdaki.

Ben öyle zevk ve hayranlıkla kitapları seyrederken sevgili dostum yanıma gelip, “Son defa bak bakalım. Yakında hepsini yakacağım…” demesin mi! Ona belli etmemeye çalıştım; ama dehşetli bir şok yaşadım. Şaşakaldım. Bir süre ne diyeceğimi bilemedim, dilim dolaştı. Ne fikrimi söyleyebildim, ne de sebebini sorabildim. İçimde derin bir acının düğümlendiğini hissettim sadece. Sevgili dostum, belki otuz yılda kim bilir hangi zorluklarla biriktirdiği, bin bir hatıranın izini taşıyan kitaplarını yakmaya karar vermişti. Çok büyük, çok anlamlı bir sebebi olmalıydı bunun.

Uzun süre ölçüp tarttım, sebepler aradım; ama bir türlü ikna edici sebep bulamadım. Kendimi düşündüm. Kitaplarımı yakabilir miydim? Evde, kütüphanemin karşısına geçip uzun uzun seyrettim. Çocuğunu uykuda seyreden bir baba gibi… Okşadım sırtlarını, kimini alıp sayfalarına göz attım. Hayır, kıyamazdım, mümkün değildi. Demek öyle bir zaman geliyor ki, kitaplar da anlamsız hale gelebiliyor. Bir şey vermez oluyor insana, konuşmaz oluyor. Ya da onların verdikleri, anlamını bütün bütün yitiriyor. Yaşamadan anlamak mümkün değil bunu.

O cümlenin, ‘kitaplarımı yakacağım’ sözünün acısı içimde gezinip dururken bizim ‘CumaErtesi’ ekinin geçen haftaki sayısında bir yazı çıktı karşıma. Sevinç Özarslan, TÜYAP Kitap Fuarı’nda pek çok yazar ve şairi yakalayıp kütüphanelerindeki ‘vazgeçilmez’lerini ya da ‘başucu’ kitaplarını sormuş. Tahmin edilebileceği üzere yazarlarımız klasikleri sıralamışlar daha çok. Kimi de ‘Benim başucu kitabım sözlüktür.’ demiş. Ben, bayramdan beri kafamı kurcalayan içimi yaralayan o ‘neden?’ sorusunun cevabını, İlber Ortaylı’nın bu soruşturmaya verdiği cevapta buldum. Şöyle diyordu Ortaylı: “Öyle özelliği olan kitaplarım yok; ama lügatsiz yapamam. Bana göre başucu kitapları yalandır. Dindar bir insansan başucu kitabı Kur’an-ı Kerim ya da İncil’dir. Dinsiz bir adamsan hiçbir kitabın yoktur. Cahil bir adamsan da bir beğendiğini koyarsın başucuna…” Aradığım işte buydu… İnanmayacaksınız, ama sözünü ettiğim dostum da tam bir sözlük hastasıdır. Neredeyse evine her gidişimde sözlüğü yerinden çıkarır gelir. O sıralarda aklına takılan, dilinde dolaştırdığı bir kelimenin serüvenine beni de ortak eder ve biz, saatlerce o kelime senin, bu kelime benim sözlüğün sayfaları arasında dolaşır dururuz.

Bayramdaki o buluşmamızda ise başka bir şey oldu. Dostum, bu kez Kur’an-ı Kerim’i getirdi. Yeni, hoş bir meal bulmuş; birlikte inceledik, uzun uzun konuştuk. İlber Hoca’nın söylediklerini okuyunca, beynimde bir şimşek çaktı ve dedim ki, tamam… Benim sevgili dostum da artık böyle düşünüyor. Kitapların yükünden kurtulmak istiyor. Kitaplar kitabı Kur’an’ın, belki bir de o elinden düşürmediği sözlüğün kendisine yeteceğine inandırmış gönlünü. O, bunu kendi içine kabul ettirmiş ve kararını vermişse ben ne yapabilirim?

İçim burkulsa, üzülsem de insanın bir gün buraya, bir sözlük bir de Kur’an ile yetinecek ‘olgunluğa’ gelebileceğini düşünmeye, bu fikre alışmaya başladım. Sevinç Özarslan’ın haberinde Mahir Kaynak’ın söyledikleri de bu düşüncemi pekiştirmede yardımcı oldu: “Artık özel bir kitabım yok. Kitaplığım da yok. Çünkü birçok şey birikim haline gelince kitaplar da sıradanlaşıyor. Gençliğimde, beni etkileyen kitaplar, kendimi benzettiğim roman kahramanları yok değildi. Şimdi kitaplarımı çocuklarıma devrediyorum. Hayatımda kitap okumanın yeri azaldı.”

Yine de içimden bir ses şöyle diyor: ‘Acaba insan, hayallerini yitirince mi böyle düşünmeye başlıyor?’ Hayallerimi yitirmekten korkuyorum…

Ali Çolak

Posted in Edebiyat | Leave a Comment »

“Gel Aramıza Katıl!”

Posted by Zâcir Ocak 21, 2007

 

Gel, gel aramıza katıl; biz Hakka’a gönül vermiş aşk insanlarıyız!

Gel, gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur.

Gel birbirimizle içten konuşalım.. (gönüllerimizle sarmaş-dolaş olalım da) kulaklardan, gözlerden gizli konuşalım… Güller gibi dudaksız ve sessiz gülüşelim… Tıpkı düşünce gibi dudaksız-dilsiz görüşelim… Madem ki hepimiz biriz, birbirimize dilsiz-dudaksız gönülden seslenelim…

Madem ki ellerimiz kenetli, gel bu halden bahisler açalım; el-ayak, gönül hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım.

Hz. Mevlana

Posted in Edebiyat | 7 Comments »

Aşık mısın?

Posted by Zâcir Aralık 1, 2006

Aşık mısın? Sevgiliyi taklit ederek aşkını kuvvetlendir. Ta ki, senin kemendin Allah’ı avlasın.Bir müddet gönül Hira’sında otur. Kendini terk edip Hak diyarına göç et.Hak ile kuvvet kazandıktan sonra kendine dön, hevesin Lat ve Uzza(putlar)’sının kafasını kır.Aşk sultanından asker tedarik edip aşk Faran’ının üzerine yürü.Ta ki, Kabe’nin Hüdası (Allah) seni taltif etsin. Seni arz üzerinde kendi halifesi yapsın. 

Muhammed İkbal, Esrar-ı Hodi (Benliğin Sırları)

Posted in Edebiyat | 2 Comments »

İnsanın Unuttuğu

Posted by Zâcir Ekim 28, 2006

“Seninle yükseldim, zirâ bana aşkı öğrettin, sana takıldım ve ilerleyemedim, zirâ aşkı bir vücuda muhayyet bildim. Halbuki insanın hilkati, kendi gibi bir insanın sevgisinde oyalanıp kalmak için düzülmemiş Hâşim… Meğer aşk yolunda insan bir menzilmiş… Fakat durulması değil, atlanması lâzım gelen bir menzil, hakikate ulaştıran bir köprü. Geç, ondan da geç, yalnız aşkta dur, son menzil budur, onda karar et!” 

Sâmiha Ayverdi, Son Menzil

Posted in Edebiyat | Leave a Comment »

“BENDEN HAYIRLISI GELSİN”

Posted by Zâcir Ekim 22, 2006

Yatsı ezanına birkaç dakika vardı. Camiye gitmek üzere son hazırlıklarımı yapıyordum. O sırada kapının zili çaldı. Kapıyı açtım. Karşımda uzun zamandır görmediğim bir dostum. Beni ziyarete gelmiş. Selamlaşıp, kucaklaştık. Buyur ettim. Çay eşliğinde uzun bir sohbet için salona geçtik.  Muhabbet gerçekten koyu idi. Nasıl geçtiğini anlayamadığımız üç koca saatin ardından misafirim “geç oldu, bana müsade” diyerek noktayı koydu ve kalktı. Sokağın başına kadar eşlik etme teklifime, “memnun olurum” cevabını verdi.  

Birlikte çıktık. Sokağın başına vardığımızda, “Şimdi ayrılık vakti. Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah!” diyerek elini uzattı. Kucaklaşırken, dostumun ettigi duaya alışkanlıkla amin dedim. Ve arkadaşım sokağın köşesini döndü gitti… Eve dönerken, arkadaşımın veda sözleri takıldı aklıma. “Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin.” Düşündüm, düşündükçe ürperdim. Bu bir dua idi. İlk kez duyduğum yaman bir dua. Gayri ihtiyari birkaç kez tekrarladım. Sıcacık duygularla doldum. Bir şey tarafından kuşatılmıştım. Bütün benliğimi dolduran güzel bir şey.  

Ertesi gün ilk işim arkadaşımı telefonla aramak oldu. Nedir, nereden duydun diye sordum. Bu özlü duadan çok etkilendiğimi anlayan dostum, “Hz. İsa Aleyhisselam’ın, Peygamber Efendimiz’in geleceğini müjdelediği duaymış bu” dedi. “Ne güzel dua imiş! Tuttum bu duayı” dedim. Güldü ve “o halde hiç bırakma. Ayrıca vesile ol, başkaları da tutsun” diye cevap verdi ve bana bir hayır kapısı aralayarak telefonu kapattı. “Ben gidiyorum, ta ki benden hayırlısı gelsin inşallah.” 

Tutmuştum bu duayı. Bırakmaya da niyetim yoktu. İşte giden gitmişti. Hayırlı bir insandı giden. Fakat, gelmesi için dua edilen ‘daha hayırlı’ kimdi ya da neydi? Bir insan? Bir haber? Yoksa yeni bir gün, yeni bir gece mi? Bir insan ise ya da bir haber, beklemeye değer. Gündüz ya da geceyse hayırlı olan, geri bırakmamaya, ihya etmeye değerdi. Tutmuştum bu duayı. Günler günleri kovaladı, hayırlar hayırları… Dua halen zihnimi meşgul ediyor. Ben de dostumun tavsiyesine uyarak, işitmeyenlere bu duayı duyurmakla vazifeli olduğumu hissediyor, fırsat doğdukça vazifemi ifa ediyordum. 

Kim bilir, daha ne kadar böyle duyulmamış sözler, dualar vardır. Ve kim bilir ne kadar yitip giden…Unutulmuş sözler, dualar gibi yitip gitmemek için, giderken kendisinden daha hayırlısı için dua eden dostlara kulak vermekten başka çare var mı? Ve hayır dileyen bütün sözlere.  Her sabah “namaz uykudan hayırlıdır” diye seslenen müezzin hayra çağırır. Yanlış bir adımda kalbin derin bir yerinde uç veren sızı hayra çağırır. Hayır her adımdadır. Can kulağını açık tutana.  

Ninelerimiz, evin çatısında ötüp duran kargaya, “hayrola karga, hayır isen öt, şer isen git” derler, karganın ağzından hayrı çağırırlardı. Dedelerimiz, ters giden, sarpa sarmış işlerini hayırlısı olur inşallah der, bir çırpıda aşıverirlerdi.  Şimdi hayra sarılıp hayır dileyenler ne kadar az. Daha hayırlısı onun için mi gelmiyor ne?.. 

Sadık Şanlı, Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı, Pozitif

Posted in Edebiyat | 6 Comments »