MeNZiL.wp

Niyet ettim Allah rızası için..

Archive for the ‘Gençlik’ Category

Istıraplarımızın Sebebi

Posted by Zâcir Haziran 15, 2007

Bid’at mana itibariyle, “dinde olduğu halde çıkarılıp atılan veya, dinde olmadığı halde ihdas edilen her türlü unsur”un adıdır ve her ikisi de yanlıştır, reddedilmiştir. 

Sahabe-i kiram ve onları takip eden tabiin nesli, imanla birlikte bir müminde yaşayabilen bid’at ve nifakı büyük bir titizlikle tarif etmiş ve açıklamışlardır. Kendileri de yırtıcı bir hayvandan kaçar gibi bunlardan kaçınmış, uzak durmuşlardır. Çünkü müminin en büyük korkusu son nefeste su-i hatimedir (kötü akıbet).

Ashab-ı kiram ve tabiin, kötü akıbetin hayatımızdaki sebeplerinin başında bid’at ve nifak ile her türlü kibir, gurur ve kendi nefsini beğenme hastalıkları olduğunu tesbit etmişlerdir.

Maneviyatı böylesine kemirip perişan eden ve kişinin şaki olmasına sebep olan bu marazi haller, Allah’ın kitabında ve sünnet-i Resul’de şiddetle reddedilmiş, müminler uyarılmıştır.

Bugün ıstıraplarımızın en önemli sebeplerinden biri, dünyada huzurumuzu, ahirette de ebedi saadetimizi temin edecek hakiki hayat nizamımızın bazı unsurlarını hayatımızdan eksilterek, onda olmayan bazı unsurlaru da dahilmiş gibi görerek hareket etmektir. Dolayısıyla gafil kalpler ve şuursuz tavırlarla birçok manevi hastalıklara maruz kalınmıştır.

Çareye gelince, ilk tedbir manevi hastalıkları tedavi edecek kalp tabibi kamil rehberleri arayıp bulmak ve onların tavsiye ettikleri manevi reçeteyi uygulamaktır. İşte bu kamil rehberlerin manevi terbiyesi ve örnekliği ile saf ve berrak dinimizi anlamak ve yaşamak daha kolay olabilir.

(M. Saki Erol, Hayat Dengemiz’den…)

Reklamlar

Posted in Gençlik, Tarikat Usülleri, Tasavvuf Büyükleri | Leave a Comment »

“Yirmi Beş!”

Posted by Zâcir Nisan 14, 2007

Bir evin, bir sofranın, bir duanın kardeşiydi onlar. Bir köyün, köylerin en güzelinin insanıydı hepsi. Kimi Aydınlı, kimi Sinoplu, Adanalı, Diyarbakırlı, Samsunluydu. Ama bir araya gelip koyunca yüreklerini ortaya, hepsi aynı köyün evladı oluyordu. Sabahtan yola çıksalar akşam vakti aynı köye varırdı yürekleri. Ve sıkıldıklarına aynı köye ulaşırdı istekleri. Ama en önemlisi bir duaydı paylaştıkları. Hepsi açınca ellerini “Ya Rabbi” diyordu “okulumuzu bitirip ülkemize en güzel şekilde hizmet etmeyi bize nasip et…”

O gün bir telaş vardı bu gençlerin evinde. Misafirleri gelecekti akşam. Ama hiçbirinin parası yoktu. Evde de yemeklik malzeme kalmamıştı aksilik bu ya. Birbirlerine hissettirmemeye çalıştıkları, ama hepsinin aynı anda yaşadığı bir sızı çöreklenmişti yüreklerine. Aynı sızıydı ya paylaştıkları, aynı dua için açıldı elleri. Güldü içlerinden biri arkadaşlarını rahatlatmak için “Haydi” dedi “yapmayın. Hangi köyün evladısınız siz? Hemen ararım babamızı. O halleder sıkıntımızı. Ne zaman sıkıntıda kaldık ki şimdi kalalım. Kodu kim önce çevirirse o konuşsun babayla.” Biri sordu şaşkın ve umutsuzca: “Ne ki kod?” “Yirmi beş” dedi diğeri gülerek “Yirmi beş!”

O gün akşamüzeri erzak geldi evlerine. “Biri” dedi kapıdaki adam “öğrenciye hayır yapayım demiş. Fitresi varmış yirmi beş lira. Ben de erzak aldım. Aslında bizim apartmanımızda da öğrenci var, ama hanım burayı tarif etti. ‘Karşı apartmana, yirmi beş numaraya götür götür’ dedi.”

“Afiyet olsun kızım” diyerek bıraktı adam elindeki poşetleri. Paketleri alan şaşkın ve mütebessim kız, arkadaşlarının yanına geldi. “Tamam” dedi gülerek. “Hatları meşgul emeyin. Yirmi beş yoğundur şimdi. Bizim ihtiyacımız görüldü. Daha çok ihtiyacı olan bağlansın…”

Rümeysa Oğuz, Semerkand Aile, Nisan 2007

Posted in Gençlik, TASAVVUF | 3 Comments »

“GENÇLERE HAYA YAKIŞIR”

Posted by Zâcir Aralık 23, 2006

Allah Resulu (sav) Ensar’dan bir kişinin yanından geçerken, onun kardeşini utanmaktan vazgeçirmeye çalıştığını gördü. “Onu kendi haline bırak; çünkü haya imandandır!” buyurdu.

Haya mümin ahlâkıdır. Edep, kulluk ve tüm güzellikler haya ile gelir. Şimdilerde anne-babasının, öğretmeninin yanında bacak bacak üstüne atabilen, uzanabilen, kendinden büyüklerin huzurunda hiç çekinmeden sigara içebilen gençlik, haya duygusundan yoksun olduğu için bu halde.

Eskiden bir şarkıyı güftesindeki bazı uygunsuz cümlelerden ötürü reddederken şimdi güftesi bir uçtan bir uca ahlâksız, klibi tamamıyla müstehcen şarkıları çocuğumuzun dilinde duyduğumuzda “Ne güzel de sesi varmış benim yavrumun!” demekle yetiniyoruz.

Genç kızımız ve oğlumuzla beraber izlediğimiz dizilerde hoşumuza gitmeyen bir bölüm olursa zaplayıp, bir müddet sonra aynı kanala dönerek eğlencemizden ödün vermiyoruz. Eğlence, espri, popüler kültür derken çoğalan eksilerimizin arasında çocuklarımıza “haya”dan bahsetmek aklımıza çoğu kez gelmeyebiliyor.

“Rasulullah, perdenin arkasındaki bir genç kızdan daha fazla haya sahibiydi”

Gençlere haya duygusunu aşılayabilmenin en güzel yolu yaşayarak göstermektir. Onlara bu konuda öncelikle büyükler örnek olmaya çalışmalı. Eğer kendimiz örnek olmada yetersiz kalıyorsak, onları örnek alabilecekleri şahsiyetlerle tanıştırmayı ihmal etmemeliyiz. Bu şahsiyetlerin ilki Efendimiz (sav) olmalı. Gençleri, alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’deki (sav) zirve ahlâkın izlerini sürmeye teşvik etmeliyiz. Ebu Said el-Hudri’nin (r.a) ifade ettiğine göre Allah Resulu (sav), perdenin arkasındaki bir genç kızdan daha fazla haya sahibiydi. O’nun gençlik çağında, Arap yarımadası hayasızlıklarla dolu bir görüntü arzetse de Efendimiz (sav) cahiliye âdetlerinden uzak kalmış ve ömrünü, hususiyetle gençlik dönemini, eşine az rastlanır haya örnekleriyle süslemiştir. O’nun gençliğinde halk Kâbe’yi çıplak bir şekilde tavaf etmeyi âdet edinmişken Efendimiz (sav), gerek tavafta gerek sair vakitlerde hiçbir zaman böyle bir tutuma yeltenmedi. Kötülüklerin yer aldığı meclislere gitmekten haya etmiş, çirkinliklerden bahsetmemeye özen göstermişti. Efendimiz (sav), haya hakkında en güzel öğüdü ashabına şöyle ifade buyurmuştur: “Haya insan için zinettir…”

Haya duygusu, yanlıştan uzaklaştırır

Gençlere haya duygusunu anlatırken Allah’tan (c.c) utanmanın önemine değinmeyi ihmal etmemeliyiz. Çünkü Allah’tan utanmak, hayanın hem kökü ve hem de meyvesi mesabesindedir. Allah’tan utanan bir kul, o utancı sayesinde insanlardan da haya eder. Allah’a karşı duyduğu haya hissiyle dini müeyyidelere tâbi olur.

Bir gün İbn-i Ömer koyun otlatmakta olan bir çocuğun yanına giderek koyunlardan birini kendisine satmasını ister. Çocuk, satamayacağını çünkü koyunların kendisine ait olmadığını söyler. İbn-i Ömer, “Sahibine, ‘Koyunu kurt yedi!’ dersin. Böylece para da cebinde kalır” der. Çocuğun cevabı kendisindeki güzel ahlakı yansıtır: “Sahibime ‘kurt yedi!’ diyeceğim. Peki söyle bana, Allah (c.c) bunu görmeyecek mi!…”

Haya duygusu kişiyi yanlış işlerden alıkoyar. Efendimiz (sav), “Utanmıyorsan dilediğini yap!” buyururken, insanın fıtratında bulunan haya hissinin nasıl kuvvetli bir otokontrol sistemi olduğuna dikkat çeker. Hayanın sembolleştiği Peygamberlerden biri olan Yusuf Aleyhisselam, ona yaklaşmayı arzu ettiğinde odadaki putun üzerini örten Züleyha’ya neden böyle yaptığını sormuştu. “Puttan utandığım için” demişti Züleyha. Yusuf Peygamber’in sözleri manidardı: “Sen sahte olan ilahından haya ediyorsun, ya ben Rabbim’den nasıl utanmam!”

Utanma duygusuna sahip gençlerimize her zamankinden daha çok muhtaç durumdayız. Çünkü haya eden bir genç, ne ebeveyninin ne de kanunların ikazına ihtiyaç duyar. Hayası onu kötülüklerden uzak durmaya sevk eder.

H. Bektaşoğlu, Semerkand Aile, Haziran 06

Posted in Gençlik | 4 Comments »

GENÇLİKTE İBADETE YÖNELMEK

Posted by Zâcir Eylül 18, 2006

Lokman Hekim oğluna şu nasihatı yapmış: “Yavrum! Kendilerine vaad edilen şey (ölüm) insanlara çok uzak geliyor, ancak ahirete doğru süratle gitmektedirler. Gitmek için dünyayı ardına almış, ahirete yönelmiş durumdasın. Yöneldiğin yurt, çıktığın yurttan daha yakındır.”

Hasan-ı Basri şu tembihi çok yapardı: “Gençler! Yönünüzü ahirete çevirin. Ahireti çokça talep edin. Biz, ahireti talep edenin ahiretle birlikte dünyayı da elde ettiğini çok gördük. Ama dünyayı talep edip de, dünya ile birlikte ahireti elde edeni göremedik.”

Hasan-ı Basri bir gün yanındakilere sordu: “Ey ihtiyarlar! Başak olgunlaştığında ne beklenir?” İhtiyarlar, “Hasadı” cevabını verdiler. Bu sefer, “Ey gençler! Bazen, olgunlaşmadan da ekine afet geldiği olur” dedi.

Fudayl bin İyaz’dan: Pişman olmadan önce tefekkür edin, amel işleyin. Dünyaya aldanmayın. Çünkü sağlam olan bozulup dağılır, yeni olan eskir, nimetleri tükenir, gençlik ihtiyarlığa döner.

Cüneyd-i Bağdadi anlatıyor: Seri-i Sakati’nin etrafında otururken bizlere şöyle nasihat ederdi:”Gençler! Ben sizler için ibret vesilesiyim. Amel edin çünkü amel gençlikte yapılır.

Ebu Abdullah-ı Mukri anlatıyor: “Yanımızda gece teheccüd kılan bir delikanlı vardı. Teheccüdünü bitirince benim anlamadığım bir şeyler söylerdi. Karanlık bir gecede kalktım ve beni görmeyeceği bir yerde onu dinledim. Gözyaşları içinde hüzünlü bir sesle şöyle demekteydi: Nefsime cennette olduğum, meyvelerinden yediğim, hurilerin yanımda olduğu ve oranın güzel elbiselerinden giydiğim şeklinde bir temsil getirdim. Yine nefsime cehennemde olduğum, ondaki zakkumdan yediğim, kaynar suyundan içtiğim ve vücuduma vurulan prangalarla depreştiğim şeklinde bir temsil daha getirdim. Sonra nefsime döndüm:”Ey nefsim, şimdi bunlardan hangisini arzuluyorsun?” Bana, “Dünyaya döndürülüp amel etmeyi (ve böylece cenneti kazanmayı)” dedi. Ona, “Şimdi emniyettesin.Çalış işte” dedim.

Delikanlı daha sonra şu şiiri okudu:
Nefsinin her bir istediğini yapıp ederken,
her halükarda daim gülerek eğlenirken,
Fiillerini bildiğin halde hiç tövbe etmezken,
Nasıl hoşlanırsın hakim diye seslenilmekten?


İmam Beyhaki, Kitabü’z-Zühd/Semerkand Yayınları

Posted in Gençlik | Leave a Comment »

GENÇLİĞİN CİNSELLİKLE İMTİHANI

Posted by Zâcir Eylül 7, 2006

CİNSELLİĞİN gençler için sorun olması, bu zamana özgü değildir. Her devirde gençler, özellikle büluğ çağından itibaren iç dünyasında karşı cinse karşı şiddetli bir cinsel arzu duyar. Bu, onun fıtratında vardır. Önemli olan, bu arzunun meşru bir yoldan tatmin edilip edilmemesidir.Aslında bu durum, insanı iç dünyasında zorlayıcı bir etkiye sahip olan her türlü dürtü ve eğilim için de geçerlidir. Örneğin, acıkma hissi, insanda tıka basa tok olana kadar yemek yeme eğilimi doğurabilir. Bu eğilim karşısında kişi, aç kalmadan, biraz yemeye, yeterince yemeye ya da tıka basa doymaya kadar geniş bir davranış setiyle karşı karşıyadır. Burada “İnsan acıktığını hissediyorsa, o hissi bastırmak için tıka basa yemelidir” şeklinde bir fikir ortaya atmak, son derece deterministçe bir bakış açısını yansıtır ve yanlıştır. Bir insanı içeriden zorlayan hiçbir dürtü ve eğilimin davranış açısından tek bir standart karşılığı yoktur. Her zaman çeşitli seçenekler vardır. İnsan iç eğilimlerini ilanihaye yok farzedemez, ama onun büsbütün esiri de değildir.

Mesela Ramazan ayında oruç tutan bir mü’min, sahur vaktinden iftara kadar bir gün boyunca bedeninin “Ben açım!” uyarılarına mukavemet gösterir. Çünkü ruhî inançları bedenî ihtiyaçlarına galiptir. “Rabbim, nimetlerine karşılık yılın bir ayında benden oruç tutmamı istiyor” inancı, o mü’mini gün içinde ağzına bir lokma atmaktan alıkoyar. Bu da gösterir ki, bedenin ihtiyaç olarak duyurduklarına mağlup olmak, her şeyden önce bedenin ihtiyaçlarını öncelemek ve daha değerli görmekle ilgili bir şeydir.

Hasılı, çalışma prensibi bakımından acıkma duygusu ile cinsel duygular arasında fark yoktur. Kişi, ikisini de iç dünyasında duyumsar ve bir şekilde o duyguyla ‘hesaplaşır.’ Bu hesaplaşmanın sonunda o duyguyu iç dünyasında bloke edebileceği gibi, meşru ve helâl dairede tatmin etmeye de yönelebilir. Ya da o duyguyu hemen ve azgınca tatmin etmeye yönelir, ki bu nefsin tercih edeceği bir yoldur.

Bir kişide nefsin hâkim olması, o kişideki rablık arzusunun bir sonucudur. Çünkü istediği şeyi hemen ve derhal gerçekleştirebilmek rablığın bir özelliğidir. Gelgelelim insanın nefsine prim vermesi onu rablığa taşımaz, tam aksine hayvanlığa yakınlaştırır. Çünkü arzu ve eğilimleri derhal gerçekleştirme tarzı, insan söz konusu olduğunda, akıl ve iradenin süreç dışı kalmasını, tüm sürece ‘kör duygular’ın egemen olmasını sonuç verir. Duygu ise şuursuzdur, ne yaptığını bilmez. Kural tanımaz, tecavüz eder. Tıpkı bir hayvan gibi, her şeyi içinde bulunduğu andan ibaret sanır. Bakışını, yaratıcısına ve öteye (ahirete) yükseltemez.

Nefsinin farkında olan dolayısıyla Rabbini tanıyan bir mü’min için ise cinsel duygularına karşı hareket tarzı daha farklıdır. O diğer bütün duygularında olduğu gibi, cinsel duygularını da Rabbinin çizdiği sınırlar içinde anlamaya, kıymet vermeye ve tatmin etmeye çalışır. Meşruiyetin kaynağı, Rabbin emir ve yasaklarıdır.

Nitekim Rabbin emir ve yasaklarını ihtiva eden İslâm, bir fıtrat dinidir. İnsanın duygularını, arzularını ve eğilimlerini inkâr etmez. Öte yandan tüm bunların kuralsız ve hazcı bir tutumla tatmin edilmelerine de izin vermez. Çünkü Rab, insanı bu dünyaya indirmekle bir maksat gütmektedir. Bu maksat, hammadde mesabesindeki duyguların tensel ve yersel yönünü en başta iman kuvvetiyle, sonra akıl ve irade aletleriyle nakış nakış işlemek, onları doğru mecralarına oturtmak sûretiyle yüce gayelere çevirmekle hasıl olmaktadır.

Cinsel duygulara gelince, İslâm bu enerjinin nikah yoluyla teskin edilmesini teşvik eder. Eğer şartları buna uymuyorsa, gence iffetine sahip çıkmasını önerir. Fakat bunun zorluğunu da öngörür. O yüzden ona namahreme nazar etmemeyi, gerekiyorsa oruç tutmayı ve “Ya Rabbim bir anlığına bile olsa beni nefsimin eline bırakma!” duasını tekrarlamayı öğüt verir.

İtiraf etmek gerekir ki, bu zamanın gençleri için şartlar elbette daha zordur. Çünkü zaman nefisperestliğ in son derece yaygınlaştığı bir dönemdir. İnsanların bedenlerini kendi mülkü saydığı, onu kendi istediği gibi sergileyebileceğ ini düşündüğü bu dönemde cinselliği hatıra getiren imgeler sayısızdır. Cinsel içerikli şarkı sözleri, en alâkasız üründe bile kadının kullanıldığı reklâmlar, açık saçık fotoğrafların yer aldığı dergi ve gazeteler.. gençleri iradelerini iptal edip her daim nefislerinin sesini dinlemeye davet etmektedir. Dahası, sokakta ve neredeyse her türlü mekânda rastlanan açık saçıklık, aile ve akraba ilişkilerinin bozulması, flörtün yaygınlaşması, evlenme yaşının geç yaşlara sarkması da gençlerin cinsel duygularıyla meşru yoldan baş edebilmesini zorlaştırmaktadı r.

Nitekim İncil’de “Zina etmeyeceksin! ” yerine, Kur’ân-ı Kerim’de “Zinaya yaklaşmayın!” emri üstü örtülü olarak bu zorluğu ima eder. Bozuk bir çevrede her an göze takılabilecek bir cinsel imge, gencin aklını sürekli cinsellikle meşgul etmesine ve gözünü nefsinin arzuları doğrultusunda haz tarayıcılığında kullanmasına sebep olur. Böylesine cinsellik tehdidi altında yaşayan bir topluma ise, zina etmemek yerine zinaya yaklaşmamayı emretmek, elbette çok daha hikmetlidir.

“Zinaya yaklaşmayın” âyeti, iki noktada manidardır. İlki, gözün harama kaymasının zina sürecini düğmeye basılmış gibi otomatik olarak işleteceğine işaret etmesidir. O sebeple âyette zina kadar zinaya götüren yollar da yasaklanmaktadı r. İkincisi ise, İncil âyetiyle birlikte düşünüldüğünde ahirzaman topluluklarını n Allah’ın hükümlerini değiştirdiğine işaret etmesidir. Gerçekten günümüz toplumlarında örtünme emri yerini açık saçıklığın norm olduğu bir hâle terketmiştir. Nitekim içinde yaşadığımız toplumda seksen yıl önce sokakta başını açan tek tük hanımlar ayıplanırken, şimdi örtünen bayanlar dışlanır hâle gelmiştir.

İşte günümüz gençlerinin karşı karşıya kaldığı esas zorluk bu bozuk çevredir. Gençlerimizin bir başka zorluğu ise, aile ve akrabalık ilişkilerinin çözülmesidir. Saadet Asrı’nda bir genç, Resulallah’a gelerek zina etmek için izin ister. “Ya Resulallah, zina etmeme izin ver!” der. Orada bulunanlar hemen delikanlının üzerine yürüyüp onu azarlarken, Resulallah, “Onu bana yaklaştırın” buyurur. Aralarında şu konuşma geçer:

Böyle bir şeyi annen için arzu eder misin? Genç:

Vallahi hayır! Allah beni sana feda etsin ki hayır! Resulallah (asm):

Hiçbir insan da böyle bir şeyi annesi için istemez. Peki ya kızın için arzu eder misin? Genç:

Vallahi hayır! Allah beni sana feda etsin ki hayır!…

Konuşmanın devamında Allah Resûlu, aynı soruları gence halası, teyzesi için de sorar. Gencin cevapları ise yine aynıdır.

Bu hadîsin tersten bir okumasıyla farkedileceği üzere, aile ve akrabalık ilişkilerinin olmadığı ya da zayıfladığı, üstüne üstlük, açık saçıklığın kol gezdiği bir yerde, gençlere kadının cinsel obje dışında değerleri olan, toplum içinde önemli rolleri ifa eden bir varlık olduğunu anlatmak hiç de kolay değildir. Aynı şekilde baba, erkek kardeş, amca, dayı, enişte.. rollerine hayat tecrübesi içinde tanık olmayan bir bayanın, erkeklerin her zaman kadınlardan ‘istifade’ etmek isteyen bir tür olmadığını zihninde oturtması kolay değildir. Günümüzün yabancı birinin akrabadan hem bedenen hem kalben daha yakın olduğu kent hayatı, bu açıdan son derece hatalı bir görüntü arz etmektedir.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, bugünün gençleri kendilerini cinsellik konusunda daha baştan mağlup olarak düşünmemelidir. Eğer mü’min iseler zaten daha başta nefsin cinsel arzularına karşı dengeleyici bir kuvvete, hem de iman kuvvetine sahipler demektir. Kalpte iman durduğu müddetçe, gençlerin cinsellik ya da açık saçıklık konusunda kendilerini çaresiz görmeleri doğru değildir. En önemli dayanakları, işte kalplerindeki bu imandır. Çünkü iman hem kuvvettir, hem lezzettir. Bir yandan dünyanın geçici hazlarına mukavemet gücü kazandırır, diğer yandan verdiği daimi huzur lezzetiyle şehevî hazlara tenezzül etttirmez.

Öte yandan iman, mü’min genci adaletli olmaya ve sorumlu davranmaya yönlendirir. İman gözlüğüyle bakan bir mü’min genç, şu anda ya da gelecekte birisinin eşi olacak birine sırf şehevî bir arzuyla bakmanın bile, bir hakka tecavüz olduğunu bilir. Ayrıca böyle bir davranışın kendisine karşı yapılmış bir haksızlık olduğunu da düşünür. Çünkü aklı, imanı, iradesi, ihlası, sabrı.. dururken; şehevî arzusunu kendisine rehber edinmesi ve anlık bir hazzı en büyük hedef yapması, Rabbinin kendisine verdiği potansiyeller açısından gerçekten çok büyük bir haksızlıktır. Koca kâinatı kuşatabilecek bir kalbin, zerrede boğulması gibi bir şeydir.

Cinsellik sınavı karşısında mü’min gencin bir diğer dayanağı, sağlıklı bir aile ve akraba ilişkisidir. Anne-babası, kardeşleri ve akrabaları tarafından sevilen ve değer verilen bir genç, başıboşluk, değersizlik ve can sıkıntısıyla cinsel dürtülerinin peşine koşturmaz. Sefahatin hocası olan sıkıntının yörüngesine girmez. Küçük yaşlarda onların nezareti, sevgisi; ilerleyen yaşlarda yoldaşlıkları, dostlukları, muhabbetleri sayesinde kalbi sevgi ve güven duygusuyla dolu olur. Sevgi ve ilgi mahrumiyetinden doğan bir sevgi arayışı ile yanlış adreslerde ve yanlış kollarda hayvansı bir cinselliğin tuzağına düşmez.

Yine kalbi sevgi ve güven duygusuyla dolu olan bir genç, günümüzde çokça görülen ‘kötü arkadaş’ baskısına da dirençli olur. Onların cinselliği büyümenin bir göstergesi gibi gösterip alaycı bir tavır almalarına karşı kendisinde bir eksiklik varmış gibi düşünmek yerine, onlarda yersiz ve zamansız bir sapma olduğunu görür. Buna karşılık özellikle aile içinde sevilmeyen, varlığı önemsenmeyen, dokunulmayan bir genç, akranlarının baskısı karşısında dayanamaz; nefsine ve onların ayartmalarına yenik düşebilir.

Aslında tüm mesele, eninde sonunda gelip kalbe dayanmaktadır. Eğer bir gencin kalbi, iman nuruyla dolu, başta ailesi olmak üzere çevresindeki insanların sevgi ve ilgisine muhatap ise, o gencin cinselliği bir ısrar ve takıntı haline getirmesi söz konusu değildir. Cinselliğin sahte parıltısı, ancak kalbi boş ve sevgisiz kalmış bir genç için güneş gibi parıldar.

Dolayısıyla dikkat edilmesi gereken nokta, kalbin daima semavî hazlarla takviye edilmesine çalışmaktır. Aksi halde, tabiat boşluk kabul etmediği gibi, dünyevî hazlar da kalbi kendi çekim alanı içine alır. Kalbi semavî hazlarla takviye etmenin yolu ise en başta farz ibadetleri yerine getirmek, sonra tefekkür ve zikirdir. Bunları hayata geçirdiği ölçüde bir gencin kalbi cinsel arzuların ayartıcılığına karşı gerekli donanıma kavuşmuş olur.

Bu hale ulaştığında genç yapması gerekenleri yapmış demektir. Geriye bu halini korumaya çalışmak kalır. Onun da yolu Yusuf aleyhisselâm’ı n “Ben nefsimi temize çıkarmıyorum, çünkü o daima kötülüğü emredicidir” sözü ile Rabbimizin “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o açık bir kötülüktür’ buyruğunu birlikte düşünüp, zinanın da nefsin de ‘kötülük paydası’nda birleştiğini tefekkür ettikten sonra, Peygamber Efendimiz gibi daima “Allahım bir anlığına bile olsa beni nefsimin eline bırakma!” duasını dilden düşürmemektir.

Ömer Baldık

Posted in Gençlik | 24 Comments »

GENÇLER HİZMET ETMEK İSTİYOR

Posted by Zâcir Eylül 4, 2006

Kendisinden sürekli yakınılan, farkındalık düzeyinin düşük olduğu söylenen, ciddi meselelere ilgisizlikle itham olunan gençlik, kendisini hedef alan bu yargıları tersine döndürmeye kararlı görünüyor. Tanışıp görüşme imkanı bulduğumuz pek çok genç, çevresine yardımcı olmak için “hizmet etme” yönünde ümit vaat ediyor.

Allah Rasulu (sav), “Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir” buyurarak insanlara hizmetin üstünlüğünü anlatıyor. Hizmet, peygamberlerin ve onların izinden giden Allah dostlarının mirası. Bu nedenle hizmetin kıymeti bambaşka bir boyutta gençler açısından da. Hizmet gönüllüleri “gençler” olunca yapılan işin niteliği daha da önem kazanıyor.

Lise son sınıf öğrencisi Merve Çulcu, ortaokula devam eden bir grup öğrenciye hafta sonlarını ayırarak onların sorunlarıyla ilgileniyor. Genç arkadaşlarına yardımcı olmaya çalışırken hoş bir huzur yaşıyor… Lise çağındaki Esra Ateş, geliri yoksul insanlara dağıtılan kermeslerde görev aldığını ve böyle hayır faaliyetlerinde bulunmaktan mutluluk duyduğunu dile getiriyor. Merve ve Esra daha önce ortak tanıdıkları bir ablalarının gençlere yönelik hazırladığı programlara da katılmışlar. Küçüklüklerinden beri namaz kıldıklarını ve dini sorumlulukları yerine getirmekte zorlanmadıklarını söylüyorlar. Merve, “İnsanlara yardımcı olmaya çalışmak, yani hizmet etmek bana zor gelmiyor; çünkü bunu Allah’ı sevdiğim için yapıyorum” diyor.

Tıp Fakültesi birinci sınıf öğrencisi olan Fatih, üniversiteye hazırlanan öğrencilerin derslerine yardımcı oluyor. Ders çalışmak için bir araya geldiklerinde ortaya çok hoş sohbetlerin çıktığını belirten Fatih, sadece ders çalışmakla kalmayıp milli ve mânevi değerlerden de konuştuklarını böylece de arkadaşlarının hem derslerinde düzelmeler görüldüğünü hem de çevrelerine faydalı bireyler olmak adına bu gençlerde önemli değişimler yaşandığını söylemeden geçemiyor. Fatih, okuldan aldığı bilgilerle sınırlı kalmak istemediği için bol bol kitap okuyor. Aynı zamanda arkadaşlarıyla beraber bir kulüp de kuran Fatih, insanları haberdar olamadıkları güzelliklerle tanıştırmayı amaçladıklarını söyleyerek, “Çevremize kültürümüzün güzelliğini anlatmalıyız.” diyor. Kulüpleri daha bu sene kurulmuş olmasına rağmen Fatih ve arkadaşlarının gayretiyle pek çok kültür-sanat etkinliğine imza atmış.

Gençler Kabiliyetlerine Göre Yönlendirilmeli

Nisan Ayı’nda gerçekleştirilen bir Kutlu Doğum programında teknik eleman olarak görev yapan Kübra Ayarlı ise bilgisayara olan ilgisinin insanlara hizmet ederken çok işine yaradığını söylüyor. Kübra bu tabloyu gördüğü için çok mutlu. Şu sıralar daha güzel çalışmalar yapabilmek için teknik bilgisini genişletmekle meşgul…

Hizmete gönül veren gençler kabiliyet ve bilgilerini kullanabileceği alanlara yönlendirilmeli. Mesela oyunculuk kabiliyeti olanlar, çocuklar ve gençler için ahlaki içerikli piyesler hazırlayarak bu vasıflarını değerlendirebilir. Ya da edebiyatla ilgilenenler, gençler tarafından fazla bilinmeyen eserlerin inceleneceği okuma toplantıları düzenleyebilir. El işlerinde becerisi olanlar, hayır faaliyetleri yapan gruplara katılıp kermes gibi etkinliklerde yer alabilir. Grafik tasarım ya da herhangi bir teknolojik alanda bilgili olanlar da çeşitli hayır gruplarının tanıtımı gibi etkinliklerde faydalı olacaklardır.

Yenilikçi ve üretken bakış açılarıyla gençler hizmetin tıkandığı yerde taze kan görevi görür. Toplumun en büyük sorunu sayılabilecek değer yozlaşmasına karşı koyabilmek için hizmet şuuruna sahip gençler desteklenmeli ve yönlendirilmeli. Bu sayede özlemini çektiğimiz toplum değerlerimize daha kısa sürede kavuşabiliriz.

Hatice Bektaşoğlu, Semerkand AİLE, Ağustos 06

Posted in Gençlik | 7 Comments »