MeNZiL.wp

Niyet ettim Allah rızası için..

Tebliğ Ufkumuz

Posted by Zâcir Kasım 30, 2006

 Rabbü’l-alemin buyuruyor:“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim ve mahlukatı yarattım.” 

Allah-u Teala, burada tek başına insanı da zikredebilirdi. “Mahlukatı yarattım” ifadesi yerine “İnsanı yarattım” da diyebilirdi. Fakat O, arzda ve arşta ve dahi bilmediğimiz diğer yerlerde ne varsa hepsini kastetmiştir. Allah-u Teala kendi ifade buyurmuş ki: “Ben mahlukatı yani benden gayrı her şeyi beni bilsinler diye yarattım.”  

Demek ki Allah’tan gayrı herşey Allah’ı bilmek için yaratılmıştır. Mahlukat dediğimiz yaratılmışların vazife-yi aslileri yani asıl görevleri Allah’ı bilmektir, tanımaktır.Hayvanat, nebatat, uzay alemindeki varlıklar, melekler velhasıl mahlukat namına ne varsa hepsi kendilerini yaratanı bilirler. Tek insan yanılır! Yüzünü güneşe dönen çiçeklerden tutun da denizin dibindeki inci tanesine kadar, yıldızlardan tutun da meleklere kadar tüm mahlukat Allah’tan haberdardır, O’nun yaratıcılık, sahiplik, efendilik sıfatını bilir de azametini zikreylemekle meşguldur. 

İnsana gelince o, ayet-i kerimede “Allah’ın halifesi” olarak anılmasına ve mahlukat içinde irade, akıl gibi müstesna vasıflarla donatılmasına rağmen irade ve akıl sahibi olmayan diğer varlıkların bildiği hakikati bilmekten uzaktır. Akıl sahibi ve ilahi emre muhatap olması bakımından mahlukatın en üstünüdür. Fakat vazifesini ifa eyleme hususunda mahlukatın gerisinde kalmıştır. 

Hiç şüphesiz yokluğun varlık sahasına çıkarılmasına vesile olan bir sebep sebeplerin en mühimidir. Bu sebebe götüren yol da yolların en mühimidir. Sebep, Allah’ı bilmek ise, bu sebebe giden yol da tebliğdir. Yani emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker, yani iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmak…  

Hz. Adem’den başlayarak Hz. Muhammed’e kadar gelen tüm peygamberler bu yolda yürümüşlerdir. Hepsinin vazifesi “Allah’ı tanıtmak” idi. Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker dediğimiz bu vazife peygamberlerin mirasıdır. Bu yol peygamberleden sonra kapanmış değildir. Zira insan bu iş için yaratılmıştır ve kıyamete dek de bu sorumluluğu devam edecektir. Ne mutlu o kimselere ki Allah’ın seçip kendisine elçi kıldığı peygamberlerin izinden giderler ve onların mirasına sahiptirler… 

Hz. Adem ömrünü bu uğurda tükettikten sonra onun neslinden seçkin evlatları aynı yükü sırtlandılar. İşte Hz. Nuh; kavmini 900 küsür sene Allah’ı bilmeye davet etti. En sonunda “Rabbi! İnni mağlup!” diyerek yenildiğini ilan etti de Allah onun “Fentesir!” çağrısına icabet buyurup gaflette direnen insanlığı helak ediverdi.İşte Hz. Zekeriyya; azgın bir kavme gönderilen masum peygamber. Şefkat ve merhametle o da kavmine hakkı tebliğ etti. Fakat kavmi onu saklandığı ağacın içinde yakalayıp testereyle ikiye bölerek şehit etti.İşte Hz. İsa; yalnızca ve yalnızca hakikati anlatıyor olmasına rağmen fitneci bir topluluk onu Romalı yöneticiye şikayet ederek yakalanıp çarmıha gerilmesi için karar çıkarttırdı. Gerçekten de o çarmıh Hz. İsa’nın şahsında tüm tebliğciler için hazırlanmış bir kul cezasıdır. Fakat Rabbin cezası daha şiddetlidir. Allah “şedidül ikab”dır.  

İşte “emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” yolunda atılan her adım, adım sahibi için nübüvvete veraset sevabı kazandırır. Çünkü bu vazife, esas itibaryla peygamberlerin vazifesidir. Bu yola adımını atan her insan, böyle bir vazifenin altına girmiş ya da İlahi bir lütuf olarak bu vazife ona verilmiş demektir. Öyleyse bu uğurda tek adım atan insan dahi, niyet ve derecesine göre bu vazifenin sevabını kazanacaktır. 

Bir diğer mühim husus da şudur ki; Allah’a inanan fert ve cemaatler, varlıklarını ancak ve ancak bu vazifeyi yerine getirmekle devam ettirebilirler. Misal: Allah-u Teala Hz. Cebrail’e bir beldeyi yıkmak suretiyle halkını helak etmesini emir buyurdu. Hz. Cebrail sordu: “Ya Rabbi! Bu beldede seni zikreden, emirlerine uyan kullar da var. Ya onlar ne olacak?” Allah-u Teala cevap buyurdu: “Onlar kendileri yaptıkları halde başkalarını hayra davet etmezlerdi, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkeri terketmişlerdi. Onlar da helaka müstehaktır!” 

Yine Hz. Allah buyurmuş ki: “Halkı ıslah edici olduğu halde, Rabbin, haksızlıkla memleketleri helak etmez.” (Hud/117)Büyüklerin beyanına uyarak diyorum ki: Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin yapıldığı bir yere, Cenab-ı Hak bela ve musibet vermez. Öyleyse bugün bizim üstümüzü örten bu musibet bulutlarının sebebini anlamak hiç de zor değil. Bir zamanlar Nuh kavminin, bir zamanlar Lut kavminin, bir zamanlar Yunus kavminin, adlarıyla zikredelim Ad’ın, Semud’un, Sodom ve Gomore’nin terkettiği gibi bugün de ümmet-i Muhammed bu vazifesini terketmiş durumdadır. Tebliğ namına birkaç cılız sesden başka bir şey duyulmamaktadır.  

İşte zilletimizin sebebi, işte sıkıntılarımızın sebebi. Geçmişte atalarımız bu vazife uğrunda at sırtında uyurlarken diğer milletler onların atlarının üzengilerini öperlerdi. Bugün ise biz kuş tüyü yataklarda uyuyup başka milletlerin atlarının üzengilerini öpüyoruz. Ekonomik, siyasi, askeri, dini bütün sıkıntılarımız sadece sadece bundan kaynaklanıyor. Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münkeri terkettiğimizden, tebliği bıraktığımızdan, vazifeyi unutuşumuzdan…  

Yüce Allah’ın Cebrail’e buyurduğu: “Onlar kendileri yaptıkları halde başkalarını hayra davet etmezlerdi, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkeri terketmişlerdi. Onlar da helaka müstehaktır!” sözün muhatabıyız bugün. Kendimiz elimizden geldiğince yaşamaya çalışıyoruz ama başkalarına anlatmıyoruz. Vazifeyi terkettik, Allah’ın yardımı da bizi terketti… Ne zamanki bizden bu vazifeye sarılan topluluğun sesi gür çıkmaya başlar işte o zaman nusretullah tekrar bizi bulur. 

Mus’ab bin Umeyr (r.anh)… Bir tebliğ insanının portresini çıkarmak isterseniz buyurun, işte Hz. Mus’ab… Allah beni cennette Mus’ab’ın hizmetçisi eylesin, canım sağ koluna feda olsun ki o Uhud’da Rasulullah’ın sancaktarıydı. Sağ koluna kılıç darbesi yedi sancağı sol koluna aldı. Sol koluna kılıç darbesi yedi sancağı dişlerinin arasına aldı. Başına aldı son darbeyi de ve şehit oldu. Allah Mus’ab suretinde bir melek gönderdi de o sancağı alıp akşama kadar savaştı. 

O Mus’ab ki Mekke’nin en yakışıklı genciydi. Allah Rasulu dini duyurmaya başladığında o da işitti ama hep kaçtı. İçi git diyor ama ayakları nedendir bilinmez geride kalıyordu. Birgün sokakta Rasulullah’a rastladı. Hemen yolunu değiştirdi. Başka bir yola girdi. Hızla ilerlerken arkadan bir ses duydu: “Nereye ey Mekke’nin en yakışıklısı?” Bu O’nun sesiydi. Mekke’nin en yakışıklısı, geçtiği sokakta kızların damlara üşüştüğü Hz. Mus’ab bu sesi duyar duymaz arkasını döndü ve artık göğsüne sığmayan şu sözler dudaklarından döküldü: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedun rasulullah…” 

Bu kadar. Ardından yemeyip içmeyen anası, ardından aç bırakılması, ardından hapsedilmesi, ardından çile, ardından yine çile… İpekli entarilere veda, hizmetçilere veda, iltifata ve ikrama veda… Çileye merhaba… Bu dinin ilk tebliğcilerinden olmaya merhaba. Medine’den bir heyet gelip müslüman oldu. Dediler: Ya Rasulallah! Bize islami anlatacak birini gönder! Allah Rasulu emir buyurdu Mus’ab’a ve Mus’ab Medine yoluna düştü. Orada islami anlattı her gelene, her sorana. İnsanlar kılıçla gelip imanla dönüyorlardı onun yanından. Yıllarca böyle sürdü. Medine Hz. Mus’ab’ın sayesinde Allah tarafından bir iman yurdu haline getirildi. 

Sonra Uhud… Tebliğ zamanı tebliğ, cihad zamanı cihad diyerek Uhud’da büyüdü Mus’ab ve zirveye oturdu. Mekke’nin en zengin genci öldüğünde vücudunu tamamen örten bir kefen bile bulamadılar onun için… Yüzünü kapamaya çalışmıştı kesik koluyla. Rasulullah sordu ashabına: Neden böyle yapıyor bilir misiniz? Dediler: “Allah ve Rasulu bilir…” Allah Rasulu gözyaşları içinde buyurdu: Kolu kanadı koptu, artık Rasulullah’ı koruyamayacaktı. Ya bu esnada biri Allah Resulu’ne saldırır da ben O’nun yardımına koşamazsam, diye düşündü. 

Allah bizi affetsin. Koca bir dünya Allah Resulu’ne saldırıyor gözümüzün önünde de kılımızı kıpırdatmıyoruz. Allah bizi affetsin! Mus’ab o uğurda ölmesine rağmen bunun derdiyle yanmıştı, biz hangi yüzle çıkacağız huzur-i İlahiye… 

Sonra devam etti Allah Rasulu: Ben şu anda Rabbimin huzuruna gidiyorum, Halbuki şu anda Resulullah’ı korumam lazım. Ya Allah Resulu’n bir şey yaparlarsa ben Rabbimin huzuruna hangi yüzle varırırım, diye düşünüyor ve yüzünü saklamaya çalışıyor. 

Yoruma hacet yok. Hz. Mus’ab ile beraber biz de çıkacağız birgün Allah’ın huzuruna. O’na soran Allah bize sormayacak mı? Benim habibime hakaretler yağıyorken dört bir taraftan, siz neredeydiniz? demeyecek mi? Vallahi benim verecek cevabım yok. Bilmiyorum siz bir cevaba malik misiniz? 

Ahirette ne cehennem korkusudur asıl korku ne de başka bir şey. Ancak şu yüz kızartıcı soruların cevapsız kalışıdır. 

Reklamlar

2 Yanıt to “Tebliğ Ufkumuz”

  1. halil said

    çok güzel açıklamışsın.

  2. halil said

    siteniz çok bilgilendirici.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: